Dua Âdâbı ve Kabulü
25 dua; Arapça metin, Türkçe okunuş ve meal.
1.
Kur'an-ı Kerim, müminin Rabbi ile konuşmasıdır. 'Bana dua edin, size icabet edeyim' (Gafir, 60) ayeti duanın önemini en güzel şekilde açıklar. Kitapta; Bakara suresi 201. ayet (Rabbena atina), İbrahim suresi 41. ayet (Rabbenağfirli) gibi pek çok dua ayetinin fazileti ve okunması tavsiye edilen yerler belirtilir.
2.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) 'Dua ibadetin özüdür' buyurmuştur. Kitapta yer alan hadislerde; duanın kadere karşı siper olduğu, Allah Teâlâ'nın kendisine el açan kulunu boş çevirmekten haya edeceği ve duada ısrar etmenin önemi vurgulanmaktadır.
3.
Duanın kabulü için; 1- Abdestli olmak, 2- Kıbleye yönelmek, 3- Hamd ve Salavat ile başlamak, 4- Elleri semaya kaldırmak, 5- İhlas ve huşu ile istemek, 6- Sonunda 'Amin' diyerek yüzü mesh etmek adabdandır.
4.
Duanın kabulü için en büyük şart helal lokmadır. Peygamberimiz (s.a.v) 'Haramla beslenen bir vücudun duası nasıl kabul olsun?' buyurmuştur. Ayrıca kalbin uyanık olması, günah olan bir şeyi istememek ve duada aceleci olmamak şarttır.
5.
M. Sami Ramazanoğlu Hazretleri, duanın ruhunun ihlas olduğunu vurgular. İhlas, duayı sadece Allah'a has kılmaktır. Helal lokma ise duanın anahtarıdır. Haramlardan kaçınan kulun duası, bir kıvılcım süratiyle semaya yükselir.
6.
Kabulü müjdelenen özel dualar: Mazlumun bedduası, babanın evladına duası, misafirin duası, oruçlunun iftar anındaki duası, hacı ve gazilerin dönene kadar yaptıkları dualar ve bir müminin din kardeşi için gıyabında yaptığı dualardır.
7.
İmanı zayıf olanlar, haramla meşgul olanlar, akrabalık bağını kesenler, emr-i bil maruf ve nehy-i anil münkeri terk edenler ve duada acele edip 'ettim de kabul olmadı' diyenlerin duaları engellenir.
8.
Kur'an mümin için bir nur ve hidayet kaynağıdır. Kur'an okunan eve bereket iner, şeytanlar oradan uzaklaşır. Kur'an-ı Kerim, kıyamet gününde sahibine şefaatçi olacaktır.
9.
Ayetel Kürsi, Bakara suresinin 255. ayetidir ve Kur'an ayetlerinin en yücesidir. İçinde Allah'ın en büyük ismi gizlidir. Okunduğu evi her türlü kötülükten ve cinlerin şerrinden muhafaza eder.
10.
Kur’ân’la tedavi ile ilgili hadisler ve hadislerin açıklaması...
Kur’an’la Tedavi Olur Mu?
Hz. Ali (r.a.) der ki: Resûlullah şöyle buyurdu:
“Devanın en hayırlısı, Kur’ân’dır.” (İbn-i Mâce, Tıb, 28, 41)
Hz. Ayşe (r.a.) şöyle buyurur:
“Resûlullah yatağına girdiği zaman, Kul hüvallâhu ehad ve Muavvizeteyn’in (Felâk ve Nâs sûrelerinin) tamamını okuyarak avucuna üfler, sonra elleriyle yüzünü ve vücudunun erişebildiği yerlerini meshederdi. Rahatsızlandığında bunu, kendisi için benim yapmamı isterdi.” (Buharî, Tıb, 39)
Hadislerin Açıklaması
Allah Teâlâ, yarattığı her derdin muhakkak şifâsını da var etmiştir.[1] Bunun için hastalıkların şifâsını aramak îcâb eder.
Peygamber Efendimiz, kendisine:
“–Yâ Resûlallah! Tedâvî olalım mı?” diye soranlara:
“–Tedâvî olunuz! Allah -azze ve celle-, ihtiyarlık hariç, her derdin devasını yaratmıştır” cevabını vermiştir. (Ebû Dâvûd, Tıb, 1/3855; İbn-i Mâce, Tıb, 1)
Ancak Allah Resûlü, tedâvinin helâl kılınan maddelerle yapılmasını zarûrî görmüş ve:
“Haramla tedâvi olmayınız!” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Tıb, 11/3874)
Şarapla tedâvi olduklarını söyleyen kimselere de:
“O, deva değil derttir” buyurmuş ve bundan nehyetmiştir. (Tirmizî, Tıb, 8/2046)
Herşeyin sahibi ve hâkimi olan Cenâb-ı Hak, bütün hâdiseleri sebeplere bağlamıştır. Çünkü bu âlemi Âlemü’l-esbâb, yani sebepler âlemi kılmıştır. Dolayısıyla hastalıkların tedâvisini de bazı ilaçlara havâle etmiştir. Esasen hastalıklarla meşgul olmak, tıp ilminin mevzuudur. Bununla birlikte, Allah’a dua etmenin luzûmu ve faydası da hiçbir zaman inkâr edilmemelidir. Her şeyde olduğu gibi hastalıklarda da dua son derece ehemmiyet arzeder. Çünkü, herşey Allah’ın elindedir. Peygamber Efendimiz’in hastalar için okuduğu pek çok dua nakledilmiştir. Efendimiz, dua ile birlikte hastalar için Kur’ân’dan bazı âyet ve sûreler de okumuş ve böyle yapanları tasvîb etmiştir.
En Hayırlı Deva
Hatta Kur’ân’ın en hayırlı deva oluğunu bildirdiği için, mü’minlerin ilâçlarla birlikte, duayı ve Kur’ân okumayı da hiçbir zaman ihmal etmemeleri îcâb eder. Zira ilaçlar, gıdalar ve vitaminler, hastalıkların tedâvisinde Allah’ın yarattığı bir vesile olmaktan öte geçemez. Gerçekte şifâ veren ise Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla, bir taraftan şifâya vesile olacak bütün tedâvi yolları tecrübe edilirken, öbür taraftan da samimiyetle Allah’tan şifâ istenmeli, dua edilmeli ve Kur’ân okunmalıdır.[2]
Hidâyet ve Şifâ Kaynağı
Kur’ân-ı Kerim, bir hidâyet ve şifâ menbaıdır. O, kalpler, bedenler ve rûhlar için en mühim devadır. Beşerî tıb ile ilâhî tıbbı, bedenlerin tıbbıyla ruhların tıbbını, yeryüzüne âit deva ile semâvî devayı cem etmiştir. Ancak onun şifâsı, daha çok rûhânî hastalıklar içindir. Bununla birlikte maddî hekimliğin, bütün gayretlere rağmen tedâvisinde âciz kaldığı nice cismânî hastalıklara karşı da Kur’ân’ın şifâ bahşeden hususiyetleri, ehli tarafından öteden beri müşâhede edilegelmiştir. (Râzî, XXI, 29; Elmalılı, V, 3195, [İsrâ 17/82])
Bazı beşerî sözlerin bile tesiri ve faydası kabul edilirken, Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın indirdiği Kur’ân’ın, hastalara fayda vermeyeceğini düşünmek doğru değildir. İnsafla bakıldığında, ihlâslı bir şekilde ve bereketini umarak Kur’ân okumanın, pek çok hastalığı iyileştirdiği görülür.
Resûlullah, hastalık ve sıkıntılar için, Kur’ân okumayı hiçbir zaman terk etmemiştir. Hz. Ayşe (r.a) şöyle der:
“Allah Resûlü, vefat ettiği hastalığında Muavvizeteyn’i okuyup ellerine üfler ve onları da yüzüne sürerdi. Hastalığı ağırlaştığında o sûreleri ben okuyup üfler ve bereketinden istifâde etmesi için kendi ellerini yüzüne sürerdim.” (Buhârî, Tıb, 32)
Yezîd bin Ebî Ubeyd (r.a.) şöyle anlatır:
“Seleme bin Ekvâ’nın (r.a.) bacağında bir darbe izi gördüm ve:
“‒Ey Ebû Müslim, bu darbe de nedir?” diye sordum. Seleme (r.a.) şu cevâbı verdi:
“–Bu bana Hayber günü isabet eden bir darbedir. O zaman insanlar:
«–Seleme vuruldu» dediler. Hemen Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in yanına vardım. Yaraya üç defâ nefes ettiler, üflediler. O andan şu vakte kadar buramda hiç rahatsızlık hissetmedim.” (Buhârî, Meğâzî, 38; Ebû Dâvûd, Tıb, 19/3894)
Resûlullah, göz değmesi, yani nazar için de okunmasını emretmiştir. Nitekim Ümm-i Seleme vâlidemizin odasında yüzünde sarılık eseri bulunan bir kız çocuğu görünce:
“–Bu kızcağıza okutunuz, buna nazar değmiş” buyurmuştur. (Buhârî, Tıb, 35)
Rukye Nedir, Nasıl Yapılır?
Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor:
“Biz, Peygamber Efendimiz’in gönderdiği askeri bir seferde idik. Bir yerde konakladık. Yanımıza bir hizmetçi gelip:
«–Kavmimizin efendisini zehirli bir yılan soktu. Onunla meşgûl olacak erkekler de şu anda yanımızda değil. Sizde rukye yapan (tedâvi maksadıyla okuyan) biri var mı?» dedi.
Bunun üzerine bizden, rukye hususunda mahâretini bilmediğimiz bir adam kalkıp onunla birlikte gitti ve hastaya okuyuverdi. Adam iyileşti. Okuyan arkadaşımıza otuz koyun verdiler. O da bize onların sütünden içirdi. Kendisine:
«–Sen rukye yapmasını bilir miydin?» diye sorduk.
«–Hayır, ben sâdece Fâtiha Sûresi’ni okuyarak rukye yaptım» dedi.
“–Resûlullah’a sormadan bu koyunlara dokunma!” dedik.
Medine’ye gelince durumu Peygamber Efendimiz’e anlattık. Allah Resûlü:
«–Fâtiha’nın rukye olduğunu sana kim söyledi? Verdikleri koyunları paylaşın, bana da bir hisse ayırın!»[3] buyurdu. (Müslim, Selâm, 66, 65; Buhârî, Fedailü’l-Kur’ân, 9; İcâre, 16; Tıp, 33, 39)
Mürsel bir rivâyette de:
“Fatiha Sûresi’nde her hastalığa şifâ vardır” buyrulmuştur. (Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 12)
İlâka bin Sahâr (r.a.), Peygamber Efendimiz’in yanına gelip Müslüman olmuştu. Sonra Efendimiz’in yanından ayrılıp geri dönmüş, yolda, yanlarında demirle bağlı deli bir adam bulunan bir topluluğa uğramıştı. Hastanın âilesi ona:
“–Bize anlatıldığına göre, şu sizin arkadaşınız (Resûlullah, Allah’tan bir takım) hayırlar getirmiş. Senin yanında bu deliyi tedâvi edecek bir şifâ var mı?” diye sordular.
İlâka (r.a.) sözlerine devam ederek şunları anlatır:
Bunun üzerine ben de deliye Fâtihatü’l-Kitâb’ı okudum. Adam iyileşti. Bu okumama karşılık bana yüz koyun verdiler. Peygamber Efendimiz’e varıp durumu anlattım (ve koyunların bana helal olup olmadığını sordum).
“–(Kur’ân’dan) başka bir şey okudun mu?” diye sordu. Ben de:
“–Hayır” cevabını verdim. Resûlullah Efendimiz:
“–Onları al! Ömrüme yemin olsun ki, bâtıl bir şey okuyup üfleme karşılığında ücret alarak yiyen kimse, (bunun günahını çekecektir.) Sen ise hak olan bir tedâvi karşılığında aldığın ücreti yiyorsun!” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Tıb, 19/3896; Büyû’, 37/3420; Ahmed, V, 211)
Peygamber Efendimiz’in, bu sahâbîye, Fâtiha’dan başka birşey okuyup okumadığını sorması, yaptığı tedâviye câhiliye âdeti olan bâtıl şeyler karıştırıp karıştırmadığını öğrenmek içindir. Böyle bir şey karıştırmadığını anlayınca, kendisine verilen ücretin helâl olduğunu söylemiştir.
Câbir (r.a.) şöyle anlatır:
Resûlullah ile birlikte oturuyorduk. İçimizden birini akrep soktu. Oradakilerden biri:
“–Ey Allah’ın Resûlü, rukye yapayım mı?” diye sordu. Resûlullah:
“–Kardeşinin imdâdına koşmaya kimin gücü yetiyorsa, derhal koşsun!” buyurdu. (Müslim, Selâm, 61, 62, 63; Ahmed, III, 302, 304)
Rukye ile Tedavi Caiz Midir?
Dua ederek ve okuyarak yapılan tedâvi (rukye), câhiliye devrinde bilinen bir metod idi. Ancak hastaya söylenen sözler arasında, şirke giren ifadeler vardı. Bu sebeple Resûlullah ilk zamanlar rukyeyi yasaklamış, sonra; “Getirin, rukyelerinizi bana gösterin!” buyurmuş ve içindeki yanlış şeyleri ayıklayarak kalan kısmına müsaade etmiştir.
Âlimler şu üç şartın bulunması hâlinde, rukyenin câiz olacağı görüşünde ittifak etmişlerdir:
a) Allah Teâlâ’nın kelâmı, isimleri veya sıfatlarıyla yapılması;
b) Arap diliyle veya başka bir dille anlaşılır şekilde olması;
c) Yapılan rukyenin, bizzat fayda verdiğine değil, umulan faydanın ancak Allah Teâlâ tarafından ihsân edildiğine inanılması. (Bkz. İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, X, 206 vd.)
Yani rukye, Kur’ân-ı Kerim’den âyetlerle Allah Teâlâ’nın isim ve sıfatlarıyla, Allah’ın zikredildiği hadislerle ve anlamı anlaşılır bir dille yapıldığı takdirde mubahtır. Anlaşılmaz sözler, anlamsız kesik harfler, bilinmeyen isimlerle yapılan rukye haramdır. Yine demir ve tuz kullanarak veya ip bağlayarak rukye yapılması da doğru bulunmamıştır. Allah Teâlâ’dan başkasına dua ederek, sığınarak veya yardım dileyerek yapılan rukye ise, şirktir.
“Rukye yapmayan ve yaptırmayanlar”ın Cennete sorgusuz sualsiz gireceğini bildiren hadis-i şerif[4] ise, câhiliye döneminde yapılan ve bu tür haram ve şirk ihtivâ eden rukyeleri kasdetmektedir.
Kur’an’da Geçen Şifa Ayetleri - Şifa Veren Dualar
Kur’ân ile tedâvide en fazla tatbik edilen metod, şifâdan bahseden âyetlerin okunmasıdır. İmam Kuşeyrî’nin anlattığına göre, oğlu hastalanmıştı. Durumu o derece kötüleşti ki hayatından ümitlerini kestiler. İmam Kuşeyrî, rüyâsında Peygamber Efendimiz’i gördü. Oğlunun hâlini ona arzetti. Allah Resûlü de kendisine Kur’ân’daki şifâ ayetlerini hatırlatarak onları okumasını söyledi. Kuşeyrî, Efendimiz’in tavsiyesini yerine getirince oğlu kısa sürede şifâya kavuştu. (Bkz. Âlûsî, XV, 145, [İsrâ 17/82])
Şifâ âyetleri şunlardır:
“…Allah, mü’min bir topluluğun kalplerine şifâ versin/gönüllerini ferahlatsın.” (Tevbe 9/14)
“…Gönüllerdeki dertlere şifâdır...” (Yûnus 10/57)
“…Onların (arıların) karınlarından çeşit çeşit renklerde bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifâ vardır…” (Nahl 16/69)
“Biz, Kur’ân’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü’minler için şifâ ve rahmettir…” (İsrâ 17/82)
“Hastalandığım zaman, bana O şifâ verir.” (Şuarâ 26/80)
“…De ki: O (Kur’ân), inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuz ve şifâdır…” (Fussılet 41/44)
Okuyarak tedâvîde, kalbin ihlâs üzere olması çok mühimdir. Bu usûlün fayda verebilmesi için, ihlâs ve samîmî bir niyetle sırf Allah rızâsı için hareket edilmeli ve gece gündüz Kur’ân ile hemhâl olunmalıdır. Kişinin yaptığı fiiller, söylediği sözleri, okuduğu âyet ve duaları yalanlamazsa, Kur’ân’ın şifâsı daha çabuk tahakkuk eder.
Bütün Hastalıklar için Şifa: Kur’an
İbn-i Kayyım el-Cevziyye, Kur’ân’ın hem ruhânî hem de bedenî hastalıklara şifâ oluşuyla alâkalı şu îzâhta bulunur:
Kur’ân, kalbî ve bedenî, dünyevî ve uhrevî bütün hastalıklar için tam bir şifâdır. Fakat sıradan herkes, onunla şifayab olmaya ehil değildir. Hasta olan kimse onunla güzel bir şekilde tedâvi olur, kesin bir iman, tam bir ihlâs ve doğrulukla, bütün şartlarına riayet ederek onu hastalığının üzerine koyar ise, hastalık ona karşı asla mukavemet gösteremez. Göklerin ve yerin Rabbı olan Allah’ın kelamına karşı hastalıklar nasıl mukavemet edebilir ki? O kelam, dağların üzerine inseydi onları darmadağın eder, yeryüzüne inseydi onu paramparça yapardı.[5] Hiçbir kalbî ve bedenî hastalık yoktur ki, Kur’ân’da onun tedâvisi ve ondan korunma yolu gösterilmiş olmasın! Lâkin bundan, sadece kitabını anlama hususunda, Allah’ın kendilerine hususî bir anlayış verdiği kimseler istifâde edebilir.[6]
[1] Buhârî, Tıb, 1. [2] Son günlerde inancın, duanın ve Kur’ân okumanın insan sağlığına tesiri üzerine bazı ilmî araştırmalar yapılmaktadır. Onlardan birkaçına burada temas edebiliriz: ABD’de çalışan Müslüman bilim adamı Dr. Ahmet el-Kâdî, “Kur’ân ve Stres” konusunda bir araştırma yapmış ve hazırladığı tebliği 1984’de İstanbul’da yapılan İslam Tıp Kongresi’ne sunmuştur. Bu bilim adamı, araştırmalarının neticesinde, Kur’ân kelimelerindeki ses hususiyetlerinin stresi azalttığını tespit etmiştir. (http://www.thehealthnews.org/tr/news/05/11/10/dua.tedavi.iyilesme.html, [23.04.2007]) ABD’de, çeşitli konularda yapılan farklı araştırmaların gözden geçirilip derlenmesi yoluyla ortaya konulan bir çalışmaya göre, ömrün uzamasında, iyi beslenme, spor yapma, düzenli sağlık kontrolünden geçme ve hastalıkların uygun bir şekilde tedâvi edilmesi kadar, dînî inancın da rol oynadığı tesbit edilmiştir. Pittsburgh Üniversitesi Tıp Merkezi’nden Dr. Daniel Hall’ün çalışması, dînî inancın sağlıklı uzun ömre müsbet katkısının, diğer faktörlerden çok daha kolay olduğunu göstermektedir. (http://www.ktuvakfi.org.tr/h1.htm, [23.04.2007]) Yine, Ağustos 1982 ve Mayıs 1983 tarihleri arasında 393 hasta üzerinde bir çalışma yapılmıştır. Bu araştırmada, hastalar ikiye ayrılarak bir kısmına, haberleri olmadan dua edilmiş, diğer kısmına ise yine haberleri olmadan dua edilmemiştir. Çalışmanın başlamasından sonra tahlil edilen hâdiseler, kendilerine dua edilen gruptakilerin daha az konjestiv kalp bozukluğu yaşadığı, diüretiklere daha az ihtiyaç hissettiği, onlara antibiyotik tedâvisinin daha az uygulandığı, daha az pnömoni vakasına rastlandığı, daha az intube edildikleri ve oksijen verildiği görülmüştür. Rakamlara bakıldığında, gıyaben dua edilen hastaların her bakımdan daha iyi bir tablo çizdiği tespit edilmiştir. Bu tür tecrübelerin sonuçları 2001 yılının Ekim ayında New York Times dergisinde yayımlanmıştır. (http://www.benotesi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=38&Itemid=56, [23.04.2007]) [3] Resûlullah, bu sözü, ashâbının gönlünü hoş etmek ve tedâvî karşılığında alınan malın helâl olduğunu açıkça göstermek için söylemiştir. (Aynî, Umdetü’l-kârî, XXI, 271-272) [4] Buhârî, Rikak, 50; Tıb, 17, 43; Libâs, 18; Müslim, Îmân, 367, 369, 371, 374. [5] Âyet-i kerimelerde şöyle buyrulur: “Eğer biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri, insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (Haşr 59/21) “Eğer dağları yürütecek, yeri param parça edecek ve ölüleri konuşturacak bir kitap olsaydı, işte o, Kur’ân olurdu…” (Ra’d 13/31) [6] İbn-i Kayyım el-Cevziyye, Zâdü’l-meâd, IV, 352; Kâsımî, Mehâsinü’t-te’vîl, X, 3978.
11.
Kişinin maddi, manevi ve ruhi rahatsızlıklardan kurtulması için tıbbi tedavi yöntemlerine başvurması temel ilkedir. Bunun yanında Allah Teala’ya dua etmesi de uygun olur. Şüphesiz Kur’an müminler için şifa ve rahmettir. (İsrâ, 17/82) Dolayısıyla gerek Kur’an-ı Kerim’de gerekse hadis-i şeriflerde yer alan dualar ve sureler, belirli sayılarla sınırlanmayarak okunabilir. Bu okumaya rukye denir. Sahabenin rukye olarak Fâtiha Suresi’ni okuduğu ve Resûlullah’ın da bunu onayladığı bilinmektedir. (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’an 9)
Peygamber Efendimiz’in Okuduğu Şifa Duası
Aslolan, duayı insanın kendisinin okumasıdır. Ancak, iyi ve takva sahibi bir insan olduğuna inandığı diğer müminlerden de kendisine dua etmesini isteyebilir. Hz. Ayşe’den şöyle rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber, hasta olan akrabalarının üzerine okuyarak sağ eliyle onları sıvazlar ve şöyle derdi:
أَذْهِبِ الْبَاسْ رَبَّ النَّاسْ وَاشْفِ أَنْتَ الشَّافِى لاَ شِفَاءَ إِلاَّ شِفَاؤُكَ شِفَاءً لاَ يُغَادِرُ سَقَمًا
Ey Allah’ım, ey insanların Rabbi, şu hastalığı gider, şifa ver, şifa veren Sensin. Senin vereceğin şifadan başka şifa yoktur. Hastalığı ortadan kaldıracak bir şifa ver.” (İbn Mâce, Tıb, 35, 36)
Şifa için Okunan Ayetler
Hasta olan kimse, ihtiyarlık ve ölüm dışında her hastalığın mutlaka bir çaresi olduğunun bilinciyle uzman hekimlere müracaat ederek tedavi yollarını aramalı, bunun yanında Yüce Allah’a sığınıp şifa vermesi için dua etmelidir. Bu maksatla bazı âlimler Kur’an-ı Kerim’den şifa konulu âyetlerin okunmasını tavsiye etmişlerdir. Şifa için okunan bazı âyetler şunlardır: Tevbe, 9/14; Yûnus, 10/57; Nahl, 16/69; Şu’arâ, 26/80; Fussılet, 41/44.
12.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:
Allah'ın Kuluna Vaadi: Hastalıkta Saklı Olan Hayır
“Kul hastalanınca, Allah Teâlâ ona iki melek gönderir ve onlara:
«–Gidin bakın, kulum yardımcılarına ne diyor bir dinleyin!» diye emreder.
Eğer o kul, melekler geldiği zaman Allâh’a hamd ediyor ve senâda bulunuyor ise, onlar kulun bu hâlini, her şeyi (zâten) en iyi bilmekte olan Allâh’a yükseltirler. (Meleklerini sırf kulunun ameline şâhid olsunlar diye gönderen) Allah Teâlâ:
«–Kulumun rûhunu kabzedersem, onu cennete koymak, kulumun üzerimdeki hakkı olmuştur. Şâyet şifâ verirsem, onun etini daha hayırlı bir etle, kanını daha hayırlı bir kanla değiştirmek ve günahlarını da affetmek, üzerimde hakkı olmuştur.» buyurur.” (Muvatta, Ayn, 5)
13.
Haset eden kimsenin şerrinden korunmak için bazı tedbirlerin alınması gerekir. Bir kısım âyetlere dayanarak bu tedbirlerden bazısını şöyle zikredebiliriz:
1) Hasetçinin şerrinden Allah’a sığınmak: “Haset ettiğinde hasetçinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım” (el-Felak, 113/5) âyet-i kerîmesinde bu hususa vurgu yapılmaktadır.
2) Sabr etmek ve takvaya yönelmek: Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır. Başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve takva sahibi olursanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez.” (Al-i İmrân, 3/120)
3) Mümkün olduğu kadar ihsan ve ikramda bulunarak hasetçinin zararından korunmak, hasetçi ve muzır kimselerin kalplerindeki kötülük ateşini onlara iyilik ederek söndürmek. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulmaktadır: “…Onlar kötülüğü iylikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah için harcarlar.” (el-Kasas, 28/54)
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.” (Fussilet 41/34)
Bunun yanında Allah’ın maddî ve mânevî lütfuna mazhar olan kişinin israftan kaçınması ve davranışlarını başkalarının kıskançlığına sebep olmayacak şekilde ayarlaması gerekmektedir. Bu, hem dinî bir vazife hem de insanlığa karşı bir nezakettir.
14.
Tövbe (Tevbe) ve İstiğfârla ilgili hadisler ve hadislerin açıklaması…
1. İbni Ömer’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar! Allah’a tövbe ediniz. Zira ben O’na günde yüz defa tövbe ediyorum.” (Müslim, Zikir, 42. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Vitir, 26; İbni Mâce, Edeb, 57)
2. Ebû Mûsâ el-Eş’arî’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem şöyle buyurmuştur:
“Allah Teâlâ gündüz günah işleyenin tövbesini kabul etmek için geceleyin elini açar. Geceleyin günah işleyenin tövbesini kabul etmek için de gündüz elini açar. Güneş battığı yerden doğuncaya kadar bu böyle devam edip gider.” (Müslim, Tevbe, 31; Ahmed, IV, 395, 404)
3. Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurmuştur:
“Kim, güneş battığı yerden doğmadan önce tövbe ederse, Allah onun tövbesini kabul eder.” (Müslim, Zikir, 43)
4. İbni Ömer’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem şöyle buyurmuştur:
“Bir kul can çekişmeye başlamadığı sürece, Allah Teâlâ onun tövbesini kabul eder.” (Tirmizî, Deavât, 98/3537. Ayrıca bkz. İbni Mâce, Zühd, 30)
5. İbni Abbâs (r.a.) der ki: Resûlullah şöyle buyurdu:
“Bir kimse istiğfârı dilinden düşürmezse, Allah Teâlâ ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş yolu lûtfeder ve ona ummadığı yerden rızık verir.” (Ebû Dâvûd, Vitir, 26/1518; İbni Mâce, Edeb, 57. Ayrıca bkz. Ahmed, I, 248; Hâkim, IV, 291/7677)
6. Ebû Mûsâ (r.a.) der ki: Resûlullah şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ ümmetim için bana iki emân indirdi:
«Sen aralarında olduğun müddetçe Allah onlara (umumî bir) azap vermeyecektir. Onlar istiğfara devam ettiği müddetçe, Allah onlara azap etmeyecektir.» (Enfâl 8/33)
Ben aralarından ayrıldığımda, (Allah’ın azâbını önleyecek ikinci emân olan) istiğfârı kıyâmete kadar aralarında bırakıyorum.” (Tirmizi, Tefsir, 8/3082)
7. Abdullah bin Büsr’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem şöyle buyurmuştur:
“(Kıyâmet günü) amel defterinde çokça istiğfâr bulan kimselere müjdeler olsun!” (İbni Mâce, Edeb, 57)
8. Şeddâd bin Evs Hazretlerinden rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ek-rem şöyle buyurmuştur:
“İstiğfârın efendisi ve en üstünü şöyle demendir:
«Allah’ım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum. Ezelde sana verdiğim sözümde ve vaadimde hâlâ gücüm yettiğince durmaktayım. İşlediğim kusurların şerrinden sana sığınırım. Bana lûtfettiğin nîmetleri yüce huzûrunda minnetle anar, günahımı îtirâf ederim. Beni affet, şüphe yok ki günahları senden başka affedecek kimse yoktur.»”
Resûlullah sözlerine şöyle devam etti:
“Her kim, bu Seyyidü’l-İstiğfârı sevâbına ve faziletine bütün kalbiyle inanarak gündüz okur da o gün akşam olmadan ölürse, o cennet ehlindendir. Yine her kim, sevâbına ve faziletine gönülden inanarak gece okur da sabah olmadan ölürse, o kişi de cennet ehlindendir.” (Buhârî, Deavât, 2, 16. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Edeb, 100-101; Nesâî, İstiâze, 57/5519; Tirmizî, Deavât, 15/3393)
Allah’a Tövbe Edin
İnsan için günahsızlık söz konusu değildir. Bilerek veya bilmeyerek hatâ yapması ve günaha düşmesi mümkündür. Ancak o vaziyette kalması hiçbir zaman tasvîb edilemez. Akıllı bir mü’minin, hemen hatasını kabul ve îtirâf ederek günahtan yüz çevirip Allah’a yönelmesi îcâb eder. Nitekim Resûlullah:
“Her insan hatâ yapabilir. Fakat hatâ yapanların en hayırlısı çokça tövbe edenlerdir” buyurmuştur. (Tirmizî, Kıyâmet, 49/2499; İbni Mâce, Zühd, 30)
Cenâb-ı Hak kullarının tövbeye sarılmalarını arzu ettiğinden şöyle buyurur:
“Hepiniz Allah’a tövbe edin ey mü’minler, ki felâha erebilesiniz!” (Nûr 24/31)
“Ey iman edenler! Allah’a samimiyetle tövbe edin!” (Tahrîm 66/8)
Peygamberimiz Neden Her Gün Tövbe Etmiştir?
Allah Resûlü de Cenâb-ı Hakk’ın bu emr-i ilâhîsine herkesten evvel kendisi itaat etmiş, her gün defâlarca tövbe ve istiğfârda bulunmuştur. Bunu günahları olduğu için değil, Allah’ın emrine itaat etmek, O’nu zikretmek ve ümmetine örnek olarak nasıl tövbe ve istiğfârda bulunmaları gerektiğini göstermek için yapmıştır. Yüce Rabbimize karşı acziyetini îtirâf ederek büyük bir tevâzu ile derin bir kulluk şuuruna bürünmeyi canına minnet bilmiştir. Bu hâlini birinci hadisimizde ümmetine de tavsiye ederek “Ey insanlar, Allah’a tövbe edin! Ben O’na günde yüz defâ tövbe ediyorum” buyurmuştur.
Buradaki “yüz” rakamı, tövbe ve istiğfârı belli bir sayıyla sınırlandırmak için değil, çokça yapılması gerektiğini ifade etmek içindir. Zira Peygamber Efendimiz’in sadece bir mecliste yüz defâ istiğfâr ettiği olurdu. İbni Ömer (r.a.) şöyle der:
“Biz, Resûlullah Efendimiz’in bir mecliste yüz defa:
«Allah’ım! Beni bağışla ve tövbemi kabul buyur! Çünkü sen tövbeleri çok kabûl eden ve çok merhamet edensin» dediğini sayardık.” (Ebû Dâvûd, Vitir, 26/1516; Tirmizî, Deavât, 38/3434)
İnsan ne kadar gücü yeterse o kadar tövbe etmelidir. Çünkü bu hâl kulu Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına eriştirmektedir.
Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:
“Şüphesiz Allah, çok tövbe eden ve çok temizlenenleri sever.” (Bakara 2/222)
Kulunun tövbe etmesine Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar sevindiğini anlamamıza yardımcı olan şu hadis-i şerif, her insanı vakit kaybetmeden tövbeye sevketmelidir:
“Herhangi birinizin tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, arayıp taramaları fayda vermeyince ümîdini büsbütün kaybederek bir ağacın gölgesine yatıp (ölümü beklemeye başlayan), derken yanına devesinin geldiğini görüp hemen yularına yapışan ve aşırı derecedeki sevincinden ne dediğini bilmeyerek:
«–Allah’ım! Sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim!» diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.” (Müslim, Tevbe, 7; Tirmizî, Kıyâmet, 49; Deavât, 99)
Issız bir çölde her şeyini kaybederek çaresizlik içinde aç susuz ölümü beklerken, bütün eşyası başının ucuna gelen kimsenin sevinci üzerinde başka bir sevinç tasavvur edilebilir mi?! İşte Cenâb-ı Hak, günah çöllerinde kaybolarak helâke doğru sürüklenen kulunun, geri dönerek sâhil-i selâmete çıkması sebebiyle, bundan çok daha fazla sevinmektedir. Demek ki O, kulunu bu kadar çok sevmektedir.
Tövbeyi Geciktirmeyin!
İkinci hadisimizde tövbeyi geciktirmemek gerektiği ve Allah’ın her zaman tövbeleri kabul ettiği anlatılmaktadır. Cenâb-ı Hak, hata yapan kulunun hemen bunu fark ederek hatasından dönmesini bekler. Gündüz günah işleyenin, üzerinden bir gün bile geçmeden hemen gece tövbe etmesini arzu eder. Gece günah işleyenin de hemen gündüzünde tövbeye sarılmasını ister. Kur’ân-ı Kerim’de, tövbede acele eden kullarından övgüyle bahsederek şöyle buyurur:
“Onlar, bir kötülük yaptıkları veya kendilerine zulmettikleri zaman (küçük büyük herhangi bir günah işlediklerinde), Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe ve istiğfâr ederler. Zâten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar işledikleri günahta bile bile ısrâr etmezler.” (Âl-i İmrân 3/135)
Âyet-i kerimeden anlaşılan diğer bir husus da şudur: Günahları sadece Allah Teâlâ bağışlayabilir. Günahlar Allah’a karşı itaatsizlik mânâsı taşıdığından, ona verilecek cezayı Allah’tan başka hiç kimse affedemez. (Bkz. Âl-i İmrân 3/129, 135; A’râf 7/149)
Her zaman tövbe ve istiğfârda bulunmak mümkün olmakla birlikte, bu hususta seher vakitlerinin ayrı bir yeri vardır. Tövbe ve istiğfârın sabaha karşı yapılmasının daha güzel olduğuna dâir âyet ve hadislerde işaretler bulunmaktadır.
Allah’ın rızâsı, cennet ve nimetlerinin; seherlerde istiğfâr eden takvâ sahibi kullara âit olduğu bildirilir. (Âl-i İmrân 3/15-17)
Diğer bir âyet-i kerimede de:
“O müttakîler, geceleri pek az uyurlar, seher vakitlerinde de istiğfâra devam ederler” buyrulur. (Zâriyât 51/17-18)
Bu sebeple selef-i sâlihîn arasında seher ve fecir vakti, “İstiğfâr ve dua vakti” olarak bilinir ve ona göre îtinâ gösterilir. (Heysemî, VII, 47; Mubârekfûrî, Tuhfetü’l-ahvezî, II, 473-474; İbni Hacer, Telhîsu’l-habîr, IV, 206)
Tövbe Kapısı Ne Zamana Kadar Açık?
Üçüncü hadisimizde ifade edildiğine göre Cenâb-ı Hak, kıyâmetin büyük alâmetlerinden olan “Güneş’in batıdan doğuşu”na kadar tövbeleri kabul etmeye devam eder. Güneş’in batıdan doğduğunu gördükten sonra tövbe eden insanları ise affetmez. Çünkü bu büyük hâdiseyi gördükten sonra Allah’a inanmayan kimse kalmaz. Dolayısıyla imtihan da bitmiş olur. Asıl mesele imtihan devam ederken tövbe edebilmektir.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmayan veya imanıyla bir hayır kazanmayan kimseye artık imânı fayda vermez.” (En’âm 6/158)
Allah Resûlü, batı taraflarında bulunan bir kapıdan bahsetmiş ve genişliğinin süvâri gidişiyle yetmiş yıl olduğunu haber vermiştir.
Şamlı muhaddislerden Süfyân bin Uyeyne, bu kapıyı açıklayarak şöyle demiştir:
“Allah gökleri ve yeri yarattığı gün, bu kapıyı tövbe için açık olarak yarattı. Güneş battığı yerden doğuncaya kadar o kapı kapanmayacaktır.” (Tirmizî, Deavât, 98/3535; Tahâret, 71; Ayrıca bkz. Nesâî, Tahâret, 97, 113; İbni Mâce, Fiten, 32)
Evet, “Tövbe Kapısı” kıyâmete kadar açık kalacaktır, lâkin herkesin kıyâmete kadar yaşama garantisi yoktur. Daha da önemlisi herkesin kıyâmeti kendi ölümüdür. Bu sebeple dördüncü hadisimizde canın boğaza gelmesi, âdeta Gü-neş’in batıdan doğmasına benzetilmiştir. Kişi öleceğini kesin bir şekilde anlayınca tövbe etmesinin bir anlamı kalmayacak, faydası da olmayacaktır.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Kötülük işlemeye devam eden, ölüm gelip çatınca da «Artık tövbe ettim» diyen kimseler ile kâfir olarak ölenlerin tövbesi geçersizdir.” (Nisâ 4/18)
Eceli gelen kimseye zaman tanınmayacağı, vaktinin bir an bile geciktirilmeyeceği de birçok defâ Kur’ân-ı Kerim’de ifade edilmiştir. (A’râf 7/34; Yûnus 10/49; Hicr 15/5; Nahl 16/61; Mü’minûn 23/43; Münâfikûn 63/11)
Diğer taraftan insana tâyin edilen eceli Allah’tan başka kimse bilemez. Bütün insanların en fazla merak ettiği muammâ, ölüm meleği ile ne zaman karşılaşacakları meselesidir. Umûmiyetle ölüm onları âniden yakalar. Öyleyse tövbeyi aslâ geciktirmemelidir. Yapılan bir yanlışın ardından hemen tövbe ve istiğfâra sarılmalıdır. “Tövbemi bozmaktan korkuyorum. Onun için ileride tövbe ederim” şeklinde düşünmek çok yanlıştır. İnsan ne kadar tövbesini bozmuş da olsa yine tövbeye sarılmalıdır. Ancak bu hususta samîmî olmaya gayret etmelidir. Zira hem günah işleme niyeti taşıyıp hem de tövbe etmenin bir anlamı yoktur. İnsan her günahtan sonra, bir daha bozmamak niyetiyle tövbe etmelidir.
Tövbenin Kabul Edilmesinin Şartları
Tövbenin kabul edilebilmesi için koşulan şartlar da bunu göstermektedir:
İşlenen günahı terk etmek.
Onu yaptığına pişman olmak.
Bir daha yapmamaya azmetmek.
Kul hakkına girmişse, onu ödeyerek helalleşmek.
Bundan sonra nefsine mağlup olarak tekrar günah işlerse, yapılacak iş yine samîmî bir şekilde tövbe ve istiğfâra yönelmektir. Çünkü Yüce Mevlâmız biz kullarına çok merhametlidir. O’ndan ümîd kesilmez. O’nun rahmetinden ancak kâfirler ümîd keser. (Yûsuf 12/87)
Cenâb-ı Hak, günah işleyerek kendilerine zulmeden kullarını acele tövbe etmeye dâvet ederek şöyle buyuruyor:
“De ki: Ey nefislerine zulmetmekte aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz! Çünkü Allah bütün günahları affeder. Muhakkak ki O, Gafûr ve Rahîm’dir. (Onun için ümidinizi kesmeyin de) başınıza azap gelmeden evvel tövbe ile Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Yoksa yardım göremezsiniz.” (Zümer 39/53-54)
Allah’ın rahmetinden ümit keserek serkeşlik yapmaya devam etmek veya azâbından emin olarak günaha aldırış etmemek doğru değildir. Mü’min ne kadar günah işlerse işlesin korku ve ümid arasında olmalı, Rabbinden yüz çevirmemeli ve bir an evvel tövbeye yönelmelidir. Zira:
“Allah, küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez!..” (Bakara 2/275-276)
Cenâb-ı Hak vakti geçmeden hakkıyla tövbe edenleri affettiği gibi günahlarını da sevaba çevirmektedir.
Âyet-i kerimede bu durum şöyle müjdelenir:
“Ancak tövbe ve iman edip sâlih ameller işleyenler başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.” (Furkân 25/70)
Ancak âyetten şu da anlaşılıyor ki, tövbe ve istiğfâr sadece dilde ve gönülde kalmamalı, salih amellerle tasdîk ve takviye edilmelidir. Zira günahlardan sonra yapılan salih ameller, günahların menfi tesirini ortadan kaldırmaya yardımcı olur. (Hûd 11/114)
Nitekim Resûlullah, günahından tövbe etmek isteyen bir kişiye, annesine iyilikte bulunmasını tavsiye etmiştir. Annesinin hayatta olmadığını öğrenince de teyzenin anne makâmında olduğunu ifade ederek ona iyilikte bulunmasını söylemiştir. (Tirmizî, Birr, 6; Ahmed, II, 13-14)
Aynı şekilde, bazı gü¬nahlardan arınmanın bir yolu olan keffâ¬ret de, fakirleri doyurup giydirmek, kur¬ban kesmek veya oruç tutmak sûretiyle nefsi günah kirlerinden temizlemeyi hedefler. (Mâide 5/89, 95; Mücâdele 58/3-4)
İstiğfar Etmenin Fazileti ve Faydaları
Beşinci hadisimizde, istiğfârı dilden düşürmemenin fazileti ve faydaları beyan edilmektedir.
Allah’a çokça istiğfâr edildiği takdirde günahlar bağışlanacağından, Cenâb-ı Hak temiz kullarına rahmetini sağanak hâlinde yağdırmaya başlayacak, onları her türlü sıkıntı, belâ ve musîbetlerden kurtaracak ve kendilerine bol bol nimetler ihsân edecektir.
Hz. Ömer devrinde kuraklık olmuştu. İnsanlar kıtlığa mâruz kaldılar. Halîfe’ye yağmur duasına çıkmayı teklif ettiler. Herkes toplanınca Hz. Ömer yağmur duası yapmak üzere minbere çıktı. İstiğfar etmeye başladı. Sadece istiğfar ediyor, başka bir şey söylemiyordu. Bir müddet böyle devam ettikten sonra minberden indi. Orada bulunanlar şaşkınlık içinde:
“–Ey Mü’minlerin Emîri, yağmur duası için çıktınız, lâkin hiç dua yaptığınızı duymadık. Sadece istiğfar edip indiniz?!” dediler. Hz. Ömer:
“–İstediğiniz rahmeti, kendisiyle yağmurun indirildiği semâ anahtarlarıyla taleb ettim” buyurdu ve sözüne delil olarak şu âyet-i kerimeleri getirdi:
“Dedim ki: Rabbinize istiğfâr edin/bağışlanma dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır. (İstiğfâr edin ki) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın.” (Nûh 71/10-12)
“(Hûd -aleyhisselam- der ki:) Ey kavmim! Rabbinize istiğfâr edin; sonra da O’na tövbe edin ki, üzerinize semâyı (yağmuru) bol bol göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın. Günah işleyerek (Allah’tan) yüz çevirmeyin!” (Hûd 11/52)
“(Şuayb -aleyhisselam- şöyle der:) Rabbinize istiğfâr edin; sonra tövbe edip O’na yönelin. Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir, (mü’minleri) çok sever.” (Hûd 11/90)
Âyetleri okuyan Hz. Ömer, sözünü şöyle bağladı:
“–O hâlde Rabbinizden hatâlarınızı ve günahlarınızı affetmesini isteyin, samîmî bir şekilde tövbe edin ve Allah’a yönelin!” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, III, 351-351)
Demek ki günahları bırakarak Allah’tan af istemek, semâları açan bir anahtardır. İnsanlar günahlarını bırakıp Cenâb-ı Hak ile aralarını düzelttiğinde, gök kapıları açılarak her türlü rahmet yağmaya başlayacaktır.
Bir defâsında Hasan-ı Basrî Hazretlerine dört kişi gelerek biri kuraklıktan, diğeri fakirlikten, öteki çocuklarının azlığından, bir başkası da tarlasının verimsizliğinden şikâyet etmişti. Büyük velî, onların her birine istiğfârı tavsiye etti. Yanındakiler:
“–Efendim, bu insanların dertleri farklı farklı olmasına rağmen, siz hepsine aynı şeyi tavsiye ettiniz?!” dediler.
Hasan-ı Basrî Hazretleri de onlara Hz. Ömer gibi Nûh sûresinin 10-12. âyet-i kerimelerini okuyarak cevap verdi. (Aynî, Umdetü’l-Kârî, XXII, 277; İbni Hacer, Fethü’l-Bârî, XI, 98)
Altıncı hadisimizde insanların, istiğfâr ettikleri müddetçe ilâhî azâba mâruz kalmayacakları ifade edilmektedir. Çünkü istiğfâr, onlar için dünyevî azaplara siper olduğu gibi uhrevî azaptan da kurtuluş vesîlesidir. İlâhî bir eman ve emniyettir.
Tövbe Edenlere Vadedilen Müjde
Yedinci hadisimizde kıyâmet günü amel defterinde çokça istiğfâr bulan kimseler müjdelenmekte, “Onlara ne mutlu!” denilmektedir.
Öyleyse ihlâs ve samîmiyetle istiğfâra devam etmeliyiz. Ancak istiğfâr dilde kalırsa kıyâmet günü amel defterinde görünmeyebilir. Bu sebeple istiğfara kalp ve gönlün iştiraki şarttır.
Sekizinci hadisimizde Allah Resûlü, dua ve tövbenin her nev’ini içine alan bir istiğfâr öğretmektedir. Ehemmiyetine binâen de onu “Seyyidü’l-İstiğfâr: İstiğfârların efendisi, en üstünü” diye isimlendirmektedir. Bu istiğfârı dilimize vird edinerek her gün okumamız, dünya ve âhiretimiz için büyük bir bereket vesîlesidir. Ezelde Allah’a verdiğimiz söz ve ahdin, her gün yenilenmesidir. Dolayısıyla böylesine faziletli dua ve istiğfarları, ecdâdımızın yaptığı gibi, camilerde namazlardan sonra okuyarak herkesin ezberlemesini sağlamak, ne güzel bir hayır olur. Hâlkımız başlarındaki dinî önderlerin bu tür yönlendirmelerine muhtaç durumdadır.
Seyyidü’l İstiğfar Duası
Resûl-i Erkem Efendimiz, istiğfârın en güzel şeklini beyan sadedinde buyurmuşlardır ki:
“İstiğfârın efendisi ve en üstünü şöyle demendir:
«Allâh’ım! Sen benim Rabbimsin. Sen’den başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Beni Sen yarattın. Ben Sen’in kulunum. Ezelde Sana verdiğim sözümde ve vaadimde hâlâ gücüm yettiğince durmaktayım. İşlediğim kusurların şerrinden Sana sığınırım. Bana lûtfettiğin nîmetleri yüce huzûrunda minnetle anar, günahımı îtirâf ederim. Beni affet, şüphe yok ki günahları Sen’den başka affedecek kimse yoktur.»”
Allah Resûlü, sözlerine şöyle devam etmişlerdir:
“Her kim, bu Seyyidü’l-İstiğfâr’ı sevâbına ve fazîletine bütün kalbiyle inanarak gündüz okur da o gün akşam olmadan ölürse, o Cennet ehlindendir. Yine her kim, sevâbına ve fazîletine gönülden inanarak gece okur da sabah olmadan ölürse, o kişi de Cennet ehlindendir.” (Buhârî, Deavât, 2, 16; Ebû Dâvûd, Edeb, 100-101; Nesâî, İstiâze, 57/5519; Tirmizî, Deavât, 15/3393)
Şunu da hatırlatalım ki, insan tövbe ve istiğfâra güvenerek günah işleme gafletinde bulunmamalıdır. Bu tamamen şeytanın aldatmasıdır. “Allah affeder!” diye günaha giren kimse, ondan kurtulamayıp daha ileri gidebilir. Veya tövbe etmeye vakit bulamadan tövbelerin kabul edilmediği ölüm ânıyla yüz yüze gelebilir.
Yüce Rabbimiz bizi şöyle îkaz eder:
“…Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirmek sûretiyle sizi kandırmasın.” (Lokmân 31/33. Ayrıca bkz. Fâtır 35/5)
Şu bir gerçektir ki, günah olan bir davranışı hiç yapmamak, affedilmekten daha üstündür. Günahkâr bir insan tövbe edip affedilse bile, çok şeyler kaybeder. Mevlânâ Hazretleri bunu ne güzel ifade eder:
“Evet, af vardır. Lâkin hırsız affedilse bile, canını kurtardığı için sevinir. Yoksa vezîr veya hazîne emîni olmak hırsız için mümkün müdür?” (Mesnevî, c. V, beyt no: 3153-3154)
15.
İstiğfar, işlenen günahlardan ve hatalardan dolayı Allah’tan af ve mağfiret niyaz etmek demektir. Kur’an-ı Kerim’de işledikleri kötülüklerden pişman olup tövbe-istiğfarda bulunanlar övülmektedir. (Âl-i İmrân, 3/135) Kaynaklarda içeriği bakımından “istiğfar” anlamı taşıyan pek çok dua vardır.
İstiğfar Duası Nasıl Okunur?
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Seyyidü’l-istiğfâr” (İstiğfârın en güzeli) diye nitelediği dua şöyledir:
İstiğfar Duası:
İstiğfar Duası Türkçe Okunuşu:
“Allahümme ente Rabbî lâ ilahe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve vâ’dike mes’tetâtü eûzü bike min şerri mâ sanâtü ebû’ü leke bi-nîmetike aleyye ve ebû’ü bizenbî fağfirlî feinnehû lâ yağfıruz-zünûbe illâ ente.”
İstiğfar Duası Anlamı:
“Allah’ım! Sen benim Rabbimsin! Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Beni sen yarattın. Ben Senin kulunum; gücüm yettiği kadarıyla Senin ahdin ve va’din üzere bulunuyorum. Yaptığım fenalıkların şerrinden Sana sığınırım. Üzerimde olan nimetlerini itiraf ederim; günahımı da itiraf ederim. Beni bağışla; çünkü Senden başka hiçbir kimse günahları bağışlamaz.” (Buhârî, Deavât, 2)
Aslında kişinin Rabbine yönelerek içinden geldiği gibi dile getirdiği her türlü bağışlanma duası zaten bir istiğfardır.
16.
Sözlükte pişmanlık ve dönmek anlamına gelen tövbe, dinî bir kavram olarak, kulun işlediği kötülük ve günahlara pişman olup, onları terk ederek Allah’a yönelmesi, emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’a sığınarak bağışlanmasını dilemesi demektir.
Bağışlanacak Müminlerin Özellikleri
Yüce Allah, bağışlanacak müminlerin vasıflarını sıralarken şöyle buyurmaktadır:
“Ve onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah’tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.” (Âl-i İmrân, 3/135)
Tövbe Farz Mıdır?
Günahlardan dolayı tövbe etmek farzdır. Tövbe, kulluğun Hz. Âdem’le başlayan bir göstergesidir. Günahkâr kimse vakit geçirmeden tövbeye yönelmelidir. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:
“Allah katında (makbul) tövbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra hemen tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Yoksa (makbul) tövbe, kötülükleri (günahları) yapıp yapıp da kendisine ölüm gelip çatınca, ‘İşte ben şimdi tövbe ettim’ diyen kimseler ile kâfir olarak ölenlerinki değildir. Bunlar için ahirette elem dolu bir azap hazırlamışızdır.” (Nisâ, 4/17-18) Hz. Peygamber de,
“Günahlarından samimi olarak tövbe eden kimse hiç günah işlememiş gibidir.” (İbn Mâce, Zühd, 30) buyurmuştur.
Tövbenin Kabul Şartları
İslam âlimleri bu ve benzeri âyetlerle hadislerden hareketle tövbenin geçerli olması için gerekli şartları belirlemişlerdir. Buna göre bir tövbenin makbul olabilmesi için; işlenen günahı terk etmek, günah işlediğine pişman olmak, günahı bir daha işlememeye azmedip söz vermek, eğer işlenen günah kul haklarıyla ilgili ise, bu durumda, hak sahibi ile helalleşmek, Allah’tan af dilemek gerekir.
Kul hakkından kurtulmak, ihlal edilen hakkı, sahibine veya varislerine iade etmekle ya da affını istemekle olur.
17.
Ayetlerde Tövbe Etmek
“Hepiniz Allah’a tövbe edin, ey mü’minler! Belki böylece korktuğunuzdan kurtulur, umduğunuzu elde edebilirsiniz.” Nur sûresi (24), 31
“Hepiniz Allah’a tövbe edin, ey mü’minler! Belki böylece korktuğunuzdan kurtulur, umduğunuzu elde edebilirsiniz.” Nur sûresi (24), 31
“Hepiniz Allah’a tövbe edin, ey mü’minler! Belki böylece korktuğunuzdan kurtulur, umduğunuzu elde edebilirsiniz.” Nur sûresi (24), 31
Âyet-i kerîme, bütün mü’minlerin tövbe etmesini emretmekte, günahlardan kurtulma yolunun tövbe olduğunu belirtmekte, tövbesi kabul edilen kimsenin kurtuluşa erdiğini haber vermekte, dolayısıyla kusursuz kul olmayacağını bildirmektedir.
Demek oluyor ki, sağlıklı bir toplumun önemli şartlarından biri, günahlarından kurtulmayı arzu eden ve bu maksatla Allah’a yönelen fertlerden meydana gelmesidir. Çünkü tövbe eden kimse, yaptığı hatayı Allah Teâlâ’ya itiraf etmekte, o günahı bir daha yapmayacağına dair söz vermekte, O’nun merhametine sığınarak affını dilemekte ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın yegâne bağışlayıcı olduğunu kabul etmektedir.
“Rabbinizden sizi bağışlamasını isteyiniz; sonra ona tövbe ediniz.” Hûd sûresi (11), 3
“Rabbinizden sizi bağışlamasını isteyiniz; sonra ona tövbe ediniz.” Hûd sûresi (11), 3
“Rabbinizden sizi bağışlamasını isteyiniz; sonra ona tövbe ediniz.” Hûd sûresi (11), 3
Günahları bağışlayacak olan Allah Teâlâ’dır. Kul bunu böyle bilerek Yüce Mevlâ’sına el açıp affını dileyecek ve yaptığı günahlardan dolayı pişmanlık duyduğunu O’na itiraf edecektir. Bağışlanmanın tek yolu budur.
“Ey iman edenler! Allah’a samimiyetle tövbe edin!” Tahrîm sûresi (66), 8
“Ey iman edenler! Allah’a samimiyetle tövbe edin!” Tahrîm sûresi (66), 8
“Ey iman edenler! Allah’a samimiyetle tövbe edin!” Tahrîm sûresi (66), 8
Samimi tövbe, yapılan günahın çirkinliğini insanın bilmesi, bunu vicdanının kabul etmesi ve onu işlediğine pişmanlık duymasıdır. Allah Teâlâ “Samimiyetle tövbe edin” derken, kulunun yaptığı suçtan dolayı üzülüp vicdan azabı çekmesini istemekte ve onun kendi kendine “Ben artık bu suçu bir daha yapmayacağım” diye söz vermesini beklemektedir.
İnsanı kurtaracak olan samimi tövbe (tevbe-i nasûh) işte budur. İşlediği günahdan pişmanlık duyan kimse, tövbe ettiğini diliyle söylerken gönlü gerçekten pişmanlık duymalı, bedeni günahtan uzak durmalı ve o konudaki kusur ve noksanlarını gidermeye çalışmalıdır.
Hadislerde Tövbe Etmek
Ebû Hüreyre radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittiğini söylemiştir:
“Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah’dan beni bağışlamasını diler, tövbe ederim.”[1]
Tövbenin sözlük anlamı dönmek demektir. İşlenen günahtan vazgeçmek mânasına gelir. Daha açık bir söyleyişle, yapılan bir günahı, suç olduğunu bilerek ve onu yaptığından dolayı pişmanlık duyarak terk etmektir. Tövbede önemli olan, yapılan fiilin çirkinliğini bilmek ve ondan iğrenerek vazgeçmektir.
Tövbenin sözlük anlamı dönmek demektir. İşlenen günahtan vazgeçmek mânasına gelir. Daha açık bir söyleyişle, yapılan bir günahı, suç olduğunu bilerek ve onu yaptığından dolayı pişmanlık duyarak terk etmektir. Tövbede önemli olan, yapılan fiilin çirkinliğini bilmek ve ondan iğrenerek vazgeçmektir.
Tövbe eden kimse çirkin davranışları güzelleriyle değiştirdiği, Allah’tan uzaklaştırıp şeytana yaklaştıran yolları terkettiği için takdire şâyandır. İnsan kötü yolu terketmekle kalmamalı, kusurlarını telâfi etmek için ibadet ve tâatla Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmalıdır.
Tövbenin belli bir zamanı yoktur. İnsanın ne zaman öleceği belli olmadığı için ilk fırsatta tövbe etmelidir. Bazı rivayetlerden anlaşıldığına göre, en güzel ibadet zamanı olan seher vakti kalkmalı, Allah rızası için iki rekât namaz kılmalı, sonra da tövbe ve istiğfâr etmelidir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Günde 70 Defa Tövbe Ederdi
Allah Teâlâ’nın emirlerine herkesten çok uyan Peygamber Efendimiz, bahsimizin baş tarafında gördüğümüz âyet-i kerîmelerdeki tövbe emrine uyarak, günde yetmiş defadan fazla tövbe ederdi. Bir sonraki hadîs-i şerîfte görüleceği üzere, günde yüz defa tövbe ettiği de olurdu.
Hadîs-i şerîflerde çoğu zaman yetmiş veya yüz rakamı çokluğu, fazlalığı anlatmak için (kesretten kinâye olarak) kullanılır. Peygamber Efendimiz de günde yetmiş veya yüz defa tövbe ettiğini söylemekle Cenâb-ı Hakk’ı çok andığını belirtmiş olabilir.
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in günah işlemekten korunduğunu, dolayısıyla onun hiçbir günahı bulunmadığını biliyoruz. Buna rağmen onun hergün birçok defa tövbe etmesinin sebebi, ümmetine tövbe ve istiğfârın önemini göstermek ve hiçbir kimsenin Allah Teâlâ’ya, O’nun lâyık olduğu şekilde ibadet edemeyeceğini belirtmektir.
Peygamberler, Cenâb-ı Hakk’ı en iyi bilen ve tanıyan kimseler oldukları için, O’na herkesten çok ibadet ederler; herkesten çok şükrederler ve O’na gerektiği şekilde ibadet edemediklerini itiraf ederler. Peygamber Efendimiz de yeme, içme, yatma, uyuma, eşleriyle beraber olma gibi mübah işlerlerle meşgul olurken veya ümmetinin çeşitli problemleriyle uğraşırken Allah Teâlâ’yı gerektiği şekilde zikredip düşünemediği için tövbe ve istiğfâr ederek O’ndan af dilemektedir. Nitekim hadisimizin bir başka rivayetinde Resûl- Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Benim de kalbime gaflet çöküyor. Ben de Allah’a günde yüz defa istiğfâr ediyorum” (Müslim, Zikir 41).
“Benim de kalbime gaflet çöküyor. Ben de Allah’a günde yüz defa istiğfâr ediyorum” (Müslim, Zikir 41).
“Benim de kalbime gaflet çöküyor. Ben de Allah’a günde yüz defa istiğfâr ediyorum” (Müslim, Zikir 41).
Bu durum karşısında bizim şöyle düşünmemiz gerekmektedir:
Benim sevgili peygamberim, hiç günahı olmadığı halde hergün bu kadar tövbe ederse, günahlara boğulmuş olan ben binlerce defa tövbe ve istiğfâr etmeliyim. Hiç olmazsa Efendim’in bu sünnetine uyarak her gün yüz defa tövbe ve istiğfâr etmeye çalışmalıyım.
Rabbim, Beni Bağışla!
İstiğfâr, Allah Teâlâ’ya “Rabbim, beni bağışla!” diye dil ile yalvarırken, bedeni günahlardan uzak tutmaktır. Kulun yapacağı budur. Allah Teâlâ’dan umulan ise istiğfâr eden kulunu mağfiret edip bağışlaması, daha açık bir ifadeyle, onu cehennem azâbından korumasıdır.
Hz. Ali’nin dediği gibi, dünyada Allah Teâlâ’nın azâbından kurtulmanın iki yolu bulunmaktadır. Bu yollardan biri Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in varlığıdır. Ne yazıkki onun vefâtıyla bu fırsat elden kaçmıştır. Geriye sıkı sıkı tutunulması gereken tek yol kalmıştır. O da istiğfârdır. Şu âyet-i kerîme bu gerçeği dile getirmektedir:
“Sen onların içlerinde bulunduğun müddetçe Allah onları azaba uğratmayacaktır. Onlar bağışlanmalarını dilerken, Allah kendilerine azab etmez” [Enfâl sûresi (8), 33].
“Sen onların içlerinde bulunduğun müddetçe Allah onları azaba uğratmayacaktır. Onlar bağışlanmalarını dilerken, Allah kendilerine azab etmez” [Enfâl sûresi (8), 33].
“Sen onların içlerinde bulunduğun müddetçe Allah onları azaba uğratmayacaktır. Onlar bağışlanmalarını dilerken, Allah kendilerine azab etmez” [Enfâl sûresi (8), 33].
Allah Teâlâ’nın kullarına olan merhametini bütün genişliğiyle ortaya koyan bu âyet-i kerîme ne ümid verici, değil mi?! Kullarına karşı böylesine şefkatli bir Rabbi olan insan, nasıl ümitsizliğe kapılabilir? Bu âyet-i kerîmede, Allah’dan bizi bağışlamasını dilediğimiz sürece azaba uğrama-yacağımız va’dedilmektedir. Elimizde böylesine sağlam bir garanti varken niçin ümitsiz olalım ve niçin istiğfâr etmeyelim?
İstiğfâr konusu, Riyâzü’s-sâlihîn’in 1873-1883. hadislerinde geniş bir şekilde ele alınmıştır. Bu hadis 1874 numarayla tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. İnsan hergün kendini hesaba çekmeli, yaptığı hataları ve günahları bulmaya çalışmalıdır. Sonra da bu günahları düşünerek Allah Teâlâ’ya yönelmeli ve ondan kendisini bağışlamasını dilemelidir.
2. Hz. Peygamber’in Allah Teâlâ’ya karşı ne büyük bir saygı beslediği ve bu hususta ümmetine örnek olduğu görülmektedir.
3. Peygamber Efendimiz günah işlemekten korunduğu, gelmiş geçmiş bütün kusurları bağışlandığı halde günde yetmiş defadan fazla tövbe ederse, günah çukuruna batmış olan bizlerin hergün en az onun kadar tövbe etmemiz gerekir.
4. Tövbe müslümanın yenilenme ve temizlenme imkânıdır. Kullar için büyük bir nimettir. Son nefese ve kıyamet koptuğu âna kadar tövbe kapısı açıktır.
[1] Buhârî, Daavât 3. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (47) İbni Mâce, Edeb 57
18.
Mü’min, usul ve adabına uygun olarak dua ettiği zaman duası kabul olur ve bunun faydasını ve etkisini dünya ve ahirette görür.
Allah Katında Duanın Önemi
Yüce Allah, ayetlerde dua edenin duasını kabul edeceğini bildirmektedir: “Kullarım, sana benden sorarlarsa (onlara söyle): Ben (onlara) yakınım. Dua eden, bana dua ettiği zaman onun duasına karşılık veririm. O hâlde onlar da bana karşılık versin (benim çağrıma uysun)lar, bana inansınlar ki, doğru yolu bulmuş olalar.” (Bakara, 2/186) “Yahut dua ettiği zaman darda kalmışa kim yetişiyor da kötülüğü (onun üzerinden) kaldırıyor ve sizi (eskilerin yerine) yeryüzünün sahipleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir ilah mı var? Ne de az düşünüyorsunuz?” (Neml, 27/62)
Birinci ayette dua edenin duasının kabul edileceği, ikinci ayette ise darda ve sıkıntıda kalanın sıkıntısının giderileceği bildirilerek Allah’ın dualara icabet eden olduğuna işaret edilmektedir. “Şüphesiz Rabbim duaları işitendir.” (İbrâhim, 14/39) “Orada (mihrapta) Zekeriyyâ, Rabbine; ‘Rabbim, bana katından temiz bir nesil ver. Sen duayı işitensin’ diye dua etmişti.” (Âl-i İmrân, 3/38) “O’ndan mağfiret dileyin, sonra O’na tövbe edin! Çünkü Rabbim yakındır, (duaları) kabul edendir” (Hûd, 11/61) anlamındaki ayetlerde ise Allah’ın “karîb (kullarına yakın)”, “semî’u’d-dua (duaları işiten)” ve “mücîb (duaları kabul eden)” olduğu bildirilmektedir.
Peygamberimiz (s.a.s.) de; “Allah, hayâ sahibidir, çok kerimdir. Bir insan iki elini kaldırıp kendisine dua ettiği zaman, o kalkan iki eli boş çevirmekten hayâ eder” (Tirmizî, De’avât,118; bk. İbn Hıbbân, Ed’ıye, No: 876; Hâkim, De’avât, I, 497) anlamındaki hadisi ile Allah’ın duaları kabul edeceğini beyan etmiştir.
Medineli müslümanlardan Ebû Ümâme adlı sahabîyi mescitte kederli bir şekilde otururken gören Resûlullah (s.a.s.), ona; “Namaz vakti değil, niçin mescitte oturuyorsun?” diye sorar. Sahâbî; “Üzüntülerim ve borçlarım sebebiyle buradayım, ey Allah’ın Resûlü!’’ diye cevap verir. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.); “Söylediğin zaman, Allah’ın üzüntünü ve borçlarını gidereceği bir dua öğreteyim mi sana?’’ der. Sahâbî; “Evet, öğret ey Allah’ın elçisi!” karşılığını verir.
Peygamberimiz (s.a.s.) de ona şu duayı öğretir ve akşam-sabah okumasını tavsiye eder: “Allah’ım! Kederden ve hüzünden Sana sığınırım, acizlikten ve tembellikten Sana sığınırım, korkaklıktan ve cimrilikten Sana sığınırım, borç altında ezilmekten ve insanların kahrından Sana sığınırım.” Sahabî; “Hz. Peygamberin öğrettiği duayı okudum; Allah da üzüntümü ve borçlarımı giderdi’’ demiştir. (Ebû Davud, Salat, 367)
Sırf sözle yapılan bir dua ile çalışmadan borçlar nasıl ödenecek? Sahabîye öğretilen duanın cümleleri arasında; “Acizlikten ve tembellikten Allah’a sığınırım, diye dua et” sözünün bulunması bir mesajdır. Bu mesaj ile; “Ey Ebû Umâme! Üzüntülerin ve üzüntülerine sebep olan borçların, mescitte de olsa, oturmakla ortadan kalkmaz, acizliği ve tembelliği bırak, çalış, bu konuda Allah’tan yardım iste,harekete geç, borçlarını ödemenin yollarını ara, mescitte oturup beklemekle ne üzüntün, ne de borcun biter” demek istenmiştir.
Dua bir ibadet ve bir zikir olduğu için dua eden mutlaka ilâhî emre uymuş, itaat etmiş ve sevap kazanmış olur. Dünya ile ilgili isteklerini yüce Allah, kulun yararına göre hemen verebileceği gibi bir müddet sonra da verebilir veya duasının karşılığı ahirete bırakılmış olabilir. Dolayısıyla, dünya hayatına yönelik talepleri karşılanmayan kişi, duam kabul edilmedi, dememelidir.
Peygamberimiz (s.a.s.); dua edene yüce Allah’ın isteğini ya dünyada hemen vereceğini veya ahirette vereceğini ya da istediği iyilik kadar kötülüğün giderileceğini bize haber vermiştir: “Allah’a dua eden herhangi bir insan yoktur ki duası kabul edilmiş olmasın. Günah işlemediği, yakınları ile ilişkisini kesmediği ve isteğinde acele etmediği sürece Allah ona ya dünyada istediğini hemen verir veya isteğini ahirete bırakır ya da duası nispetinde günahlarını bağışlar.” Sahabe, “Ey Allah’ın elçisi! Nasıl acele edilir? diye sordular. Hz. Peygamber, “Kulun, Rabbime dua ettim de duama icabet etmedi, demesidir” buyurur. (Tirmizî, De’avât, 13; bk. Müslim, Dua, 92)
Aynı hadisin Hâkim’in Müstedrek adlı eserindeki rivayetinde; üçüncü şık; “Ya da duası nispetinde ondan bir kötülüğü savar” şeklindedir. (Hâkim, De’avât, I, 493) Kabul olan duaları üç kısımda ele alabiliriz: 1. Bazı kimselerin yaptığı dualar, 2. Belirli zamanlarda yapılan dualar, 3. Belirli mekânlarda yapılan dualar.
Duası Kabul Olanlar
Kur’ân’da ve hadis-i şeriflerde duası kabul edilenlerden bize örnekler verilmiştir. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
1) Hz. Meryem’in (a.s.) Babası İmrân’ın Duası
İmrân, kızı Meryem için; “Onu (Meryem’i) ve soyunu kovulmuş şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum / Senin korumanı diliyorum” (Âl-i İmrân, 3/36) diye dua etmiştir. Yüce Allah, İmrân’ın duasını kabul ettiğini şöyle bildirmektedir: “Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi ve Zekeriyyâ da onun bakımını üstlendi.” (Âl-i İmrân, 3/37)
2) Hz. Eyyûb (a.s.) Peygamberin Duası
Eyyûb (a.s)’ın, hastalığının iyileşmesi ve sıkıntısının giderilmesi için Allah’a şöyle dua ettiği bildirilmektedir: “(Ey Peygamberim!) Eyyûb’u da hatırla. Hani o Rabbine,‘Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen merhametlilerin en merhametlisisin’ diye yalvarmıştı.” (Enbiya, 21/83) “Kulumuz Eyyûb’u da an: (O) Rabbine ‘Şeytan, bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu’ diye seslenmiş, dua etmişti.” (Sâd, 38/41)
Yüce Allah, Eyyûb Peygamberin duası üzerine hastalığının iyileşmesi için, “Ona ayağını (yere) vur, işte yıkanacak ve içilecek serin (bir su)” (Sâd, 38/42) buyurmuş, Eyyûb (a.s.) ayağını yere vurmuş, çıkan su ile yıkanmış ve sudan içmiş, iç ve dış bütün hastalıklarından kurtulmuştur. Yüce Allah, Eyyûb’un duasını kabul ettiğini şöyle bildirmektedir: “Biz de onun duasını kabul etmiş ve başına gelenleri kaldırmıştık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatıra olmak üzere ona tekrar ailesini ve kaybettikleriyle bir mislini daha vermiştik.” (Enbiyâ, 21/84)
3) Yûnus Peygamberin Duası
Yûnus Peygamber, balığın karnında şöyle dua etmiştir: “(Ey Peygamberim!) Zünnûn’u (balık karnına girmiş olan Matta oğlu Yûnus’u) da an; zira (o, kavmine) kızarak (yurdundan) ayrılıp gitmişti, bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi, (kavminin arasından çıkmakla kendisini kurtaracağını) sanmıştı. Nihayet karanlıklar içinde (kalıp); ‘(Ey Rabbim!) Senden başka ilah yoktur. Senin şânın yücedir, ben zâlimlerden oldum!’ diye yalvardı.” (Enbiyâ, 21/87)
Yüce Allah, Yûnus Peygamberin duasını kabul ettiğini şöyle bildirmektedir: “Biz de onun duasını kabul ettik ve onu tasadan kurtardık. İşte biz, mü’minleri böyle kurtarırız.” (Enbiyâ, 21/88) Bu ayetlerde Allah, bedensel ve zihinsel her türlü hastalıktan kurtulmak için tedavi yollarına başvurulması gerektiğini, şifayı verenin Allah olduğunu vurgulamaktadır. Peygamberimiz (s.a.s.), Yûnus Peygamberin duası ile ilgili olarak; “Balık sahibi (Yûnus peygamberin), balığın karnında yaptığı duası; ‘lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’zzâlimîn (Ya Rabbî!) Senden başka ilâh yoktur, seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, gerçekten ben zâlimlerden oldum)’ şeklinde idi. Bu sözlerle dua eden herhangi bir Müslüman yoktur ki Allah onun duasını kabul etmiş olmasın” buyurmuştur. (Tirmizî, De’avât, 85; bk. Hâkim, De’avât, I, 505)
4) Zekeriya Peygamberin Duası
Zekeriya (a.s.), Allah’a dua edip kendisine çocuk ihsan etmesini istemişti: “(Ey Peygamberim!) Zekeriyya’yı da (an). O, Rabbine; ‘Rabbim! Beni tek (yalnız başıma çocuksuz) bırakma. Sen, vârislerin en hayırlısısın (her şeyim sana kalacaktır)’ diye dua etmişti.” (Enbiyâ, 21/89)
Yüce Allah, Zekeriya Peygamberin duasını kabul ettiğini şöyle bildirmektedir: “Onun duasını da kabul buyurduk ve ona Yahyâ’yı armağan ettik. Eşini de kendisi için ıslah ettik (çocuk doğurmağa elverişli bir hâle getirdik). Gerçekten onlar hayır işlere koşarlar, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi ve bize derin saygı gösterirlerdi.” (Enbiyâ, 21/90)
5) Süleyman Peygamberin Duası
Süleyman (a.s.), yüce Allah’tan mülk istemiştir: “O, ‘Rabbim! Beni affet, bana, benden sonra hiç kimseye nasip olmayan bir mülk (hükümdarlık) ver. Çünkü Sen, çok lütufkârsın’, diye dua etti!” (Sâd, 38/35)
Yüce Allah, onun bu duasını kabul etmiştir: “Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun buyruğu ile kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik.” (Sâd, 38/35–38) Zikrettiğimiz bu beş örnekte, insanlara önder ve rehber olarak gönderilen peygamberlerin çeşitli konularda dua ettikleri ve dualarının kabul edildiği ve bunun bir öğüt olduğu bildirilerek mü’minlere yol gösterilmektedir. Peygamberler gibi ihlâs ile usul ve şartlarına uygun olarak dua eden mü’minlerin duaları da kabul olur. Özellikle bazı zamanlarda, konumları ve durumları sebebiyle bir kısım insanların dualarının kabul olacağını Peygamberimiz bize bildirmiştir. Bunların bir kısmını şöyle özetleyebiliriz:
6) Oruçlu Kimsenin, Âdil Devlet Başkanının ve Mazlumun Duası
“Üç kimsenin duası reddedilmez: İftar edinceye kadar oruçlu kimsenin, âdil devlet başkanının ve mazlumun duası. Allah, mazlumun duasını bulutların üzerine kaldırır ve o dua için sema kapılarını açar ve ‘İzzetime yemin ederim ki belli bir süre de olsa mutlaka sana yardım edeceğim’ buyurur.” (Tirmizî, De’avât, 115,129; İbn Mâce, Siyâm, 48; bk. İbn Hıbbân, Ed’ıye, 17, No:17228)
Oruç, riya karışmayan bir ibadettir. Oruç tutan sırf Allah için tutmuştur. Dolayısıyla Allah oruç tutanın duasını kabul eder. Devlet başkanı/yönetici olup da yönetilenlere ve halka adaletli davranabilmek bir meziyettir, dürüstlüktür. Allah, bu kimselerin dualarını kabul edeceğini bildirerek adaletin önemine vurgu yapmıştır. Mazlum ise zarara uğramış, kalbi kırılmıştır, dolayısıyla zalime içtenlikle dua etmiştir. Allah, zalimin değil mazlumun yanındadır. Dolayısıyla mazlumun duasını kabul eder ve zalimden onun intikamını alır.
7) Misafirin ve Anne-Babanın Çocuklarına Duası
“Hiç şek ve şüphe yok ki üç kimsenin yaptığı dua kabul edilir: Anne-babanın çocuklarına yaptığı dua, misafirin duası ve zulme uğramış kimsenin duası.” (Ebû Davud, Salât, 364; Tirmizî, De’avât, 48; bk. Heysemî, Ed’ıye, 17, No:17229) Dinimiz misafire ibadetlerde birtakım kolaylıklar tanımıştır. Meselâ isterse Ramazan orucunu -daha sonra kaza etmek şartıyla- tutmayabilir, dört rekatlı namazları iki rekat olarak kılar, mestlerin üzerine yetmiş iki saat mesh edebilir. Bu kolaylıklar, misafire verilen değeri ifade eder. Duasının kabulü de bu sebepledir. Anne-baba, çocukların hayata gelme sebebidir. Çocukları her türlü zahmete katlanıp büyütmüşlerdir. Üzerlerinde hakları çoktur. Bu itibarla çocukları hakkında yaptıkları dua reddedilmez.
8) Mü’minlerin Yüzlerine ve Gıyaplarında Birbirlerine Yaptıkları Dua
Peygamberimiz (s.a.s.), bir mü’minin, bir mü’min kardeşinin gıyabında yaptığı duanın en süratli kabul edilen dua olduğunu şu hadislerinde bildirmiştir: “Hiç şüphesiz en süratli kabul edilen dua, bir mü’minin bir mü’mine gıyabında yaptığı duadır.” (Ebû Davud, Salât, 364; Buhârî, Edebü’l-Müfred, No:623) “İki dua vardır ki bu dualar ile Allah arasında perde yoktur. Mazlumun duası, kişinin müslüman kardeşinin gıyabında yaptığı dua.” (Heysemî, Ed’ıye, 17, No:17231) “Bir kimse kardeşinin gıyabında dua ettiği zaman melekler, ‘âmin, aynısı sana da verilsin’ diye dua ederler.” (Ebû Davud, Salât, 362) “Birbirleriyle karşılaşıp tokalaşan iki Müslüman yoktur ki Allah dualarını kabul etmiş, ellerini bırakmadan onları bağışlamış olmasın.” (Ebû Ya’lâ, Zikir ve Dua, No: 4139) “Allah, Müslümanlara zayıfların duası sebebiyle yardım eder.” (Taberânî, No: 4160) Bu hadisler, mü’minlerin birbirlerinin yüzlerine ve gıyaplarında dua etmelerini hem teşvik etmekte, hem de bu duaların kabul edileceğini bildirmektedir.
9) İsm-i A’zâm İle Yapılan Dua
“İsm-i a’zâm”, en yüce isim, demektir. Hadis kitaplarında ism-i a’zâm ile ilgili farklı isimler zikredilmiştir. Bunlardan iki rivayet şöyledir: Sahabeden Enes b. Malik (r.a.) diyor ki; Hz. Peygamber (s.a.s.), bir gün camiye girdi. Bir sahâbî namaz kılıyordu. Bu sahâbî namazdan sonra dua etmeye başladı ve duasında şöyle diyordu: “Allah’ım! Her türlü övgü sana mahsustur. Senden başka ilâh yoktur. (Sen), mennânsın/çok nimet verensin, gökleri ve yeri yokken var edensin, celâl ve ikram sahibisin, ey yaşayan, diri, canlı, ölümsüz, ezelî ve ebedî olan; zatı ile kaim olan, her şeyin varlığı kendisine bağlı olan, uykusu ve uyuklaması olmayan, varlıkları yöneten, koruyan ve ihtiyaçlarını üstlenen Allah’ım! cümleleri ile sana dua ediyor, senden talepte bulunuyorum.” Bu duayı işiten Peygamberimiz (s.a.s.); “Bu kimse, Allah’ın ism-i a’zâm’ı ile dua etti ki ism-i a’zâm ile dua edildiğinde Allah bu duayı kabul eder ve bu isimle istenince Allah verir” (Hâkim, De’avât, I, 504; Ebû Ya’lâ, Zikir ve Dua, No:1124) buyurdu.
Enes bin Malik anlatıyor. Hz. Peygamber bir adamın; “Allah’ım! ‘Hamd sana mahsustur, Senden başka ilâh yoktur, sadece Sen varsın, Sen mennânsın, gökleri ve yeri yaratansın, celal ve ikram sahibisin, isim ve niteliklerin ile istiyorum. Senden cenneti istiyorum ve cehennemden sana sığınıyorum” diye dua ettiğini duydu ve; “Bu adam Allah’tan, O’nun yüce ismiyle istedi ki Allah’a ism-i azamı ile dua edildiği zaman kabul eder, bu isim ile istenildiği zaman verir” buyurdu. (Hâkim, De’avât, I, 504; İbn Mâce, Dua, 9) Hadislerde Allah’ın ism-i a’zâmı olarak birden çok isim zikredilmiştir. Bu isimlerin başında lafza-i celal; sonra Rahman, Rahîm, Rab, Mennân, Ehad, Samed, Hayy, Kayyûm, Mâlikü’l-mülk, Bedî’u’s-semâvâti ve’l-erd, Zû’lcelâli ve’l-ikram, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illâ ente isimleri gelmektedir. (bk. Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn, 258; Tirmizî, De’avât, 65; İbn Mâce, Dua, 9; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 14; Ahmed, III, 120; VI, 461)
10) Hac ve Umre Yapanların Duası
“Hacılar ve umre yapanlar Allah’ın (evininin) ziyaretçileridir/ elçileridir. Kendisine dua ederlerse dualarına icabet eder, O’ndan bağışlanma dilerlerse onları bağışlar.” (İbn Mâce, Menâsik, 5) “Kim Allah için hacceder de (Allah’ın rızâsına uymayan) kötü söz ve davranışlardan ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, (kul hakkı hariç) annesinin onu doğurduğu günkü gibi (günahlarından arınmış olarak hacdan) döner.” (Buhârî, Hac, 4; Nesâî, Menâsikü’l-Hac, 4; Müslim, Hac, 438; İbn Mâce, Menâsik, 1) Bu hadislerde Peygamberimiz (s.a.s.), Allah’ın, hac ve umre yapan kimselerin dualarını kabul edeceğini bildirmektedir. Hac ve umre; meşakkatli bir ibadettir, sıcak, izdiham ve kalabalıkta sırf Allah için sıkıntılara katlanmak samimiyetin gereğidir. Ayrıca hac ve umre yapanlar, Mescid-i Haram, Kâbe, Mina, Müzdelife ve Arafat gibi kutsal mekânlarda dua ederler, Allah da onların duasını kabul eder.
11) Allah Yolunda Cihat Eden Gazilerin Duası
“Allah yolunda cihat eden gaziler, hac ve umre yapanlar Allah’ın elçileridir. Kendisine dua ederlerse dualarına icabet eder, O’ndan bir şey isterlerse onlara verir.” (İbn Mâce, Menasik, 5) Dini mübîni İslâm için cihad eden, Allah için beden ve mal varlığını ortaya koyan, gerektiğinde uykusuz ve aç kalan, düşmanla çarpışan müslüman, bu konumda dua ettiği zaman Allah duasını kabul eder. Her müslümanın kabul olan bir duası vardır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Her müslümanın kabul olan bir duası vardır.” (Heysemî, Ed’ıye, 10, No: 17215)
Belirli Zamanlarda Yapılan Duâlar
Müslüman, her zaman dua yapabilir, ancak bazı ay, gün ve gecelerde Meselâ üç aylarda, özellikle Ramazan aylarında, Kadir, Berat, Mirac, Regaip, Cuma ve bayram gecelerinde, seher vakitlerinde, secde hâlinde, ezan ile kamet arasında, namazdan sonra yapılan duaların kabul olacağı ile ilgili hadisler vardır. Duaların kabul olacağı zamanları şöyle özetleyebiliriz.
1) Üç Aylarda Yapılan Dualar Üç aylar, Recep, Şaban ve Ramazan aylarıdır.
Recep ve Şaban; içinde bin aydan hayırlı olan kadir gecesinin bulunduğu, Kur’ân’ın indiği ve İslâm’ın beş temel esasından biri olan oruç ibadetinin tutulduğu, rahmet ve mağfiret ayı olan Ramazan ayına hazırlık aylarıdır. Peygamberimiz (s.a.s.), bu aylarda diğer aylara nispetle daha çok oruç tutmuş, bazen Şaban ayının tamamını oruçla geçirmiş (Tirmizî, Savm, 36) ve “Yüce Allah, Şaban ayının yarısı olduğunda dünya semasına iner ve Kelp kabilesinin koyunlarının tüylerinin sayısından çok kimsenin günahını bağışlar” (Tirmizî, Savm, 38) buyurmuştur. Yüce Allah’ın dünya semasına inmesi, mecazî anlamda olup duaları kabul etmesi ve günahları bağışlamasından, Kelp kabilesinin koyunlarının tüyleri ifadesi de çokluktan kinayedir. Hadis, Allah’ın Şaban ayında mü’minlerin tövbe ve dualarını kabul ettiğini ifade etmektedir. Ramazan ayı ise rahmet ve mağfiret ayıdır, oruç ayıdır, Kur’ân ayıdır, sosyal yardımlaşma ve dayanışma ayıdır. Bu ayda dinî duygular yükselir, Allah’a yönelişler artar ve yapılan dualar kabul olur.
2) İftar Vaktinde Yapılan Dualar
Peygamberimiz (s.a.s.); “Oruçlunun orucunu açarken yapacağı dua reddedilmez.” (İbn Mâce, Siyâm, 48) Hadiste, ihlas ile yerine getirilen bir ibadetin sona erme zamanında, kulun yaptığı duanın kabul edileceği müjdelenmekte ve dolayısıyla oruç açarken dua edilmesi teşvik edilmektedir. Sahabeden Abdullah ibn Amr, iftar vaktinde şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! Ben Senden her şeyi kuşatan rahmetin sebebiyle beni bağışlamanı diliyorum.” (İbn Mâce, Siyâm, 48)
3) Cuma Günü ve Gecelerinde Yapılan Dualar
“Cuma gününde bir saat vardır ki Müslüman o saatte namazda Allah’tan bir hayır isterse, Allah ona istediğini verir” (Buhârî, De’avât, 61) anlamındaki hadis bunu ifade etmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.), Hz. Ali’ye buyurmuştur ki; “Cuma gecesi olduğu zaman gecenin son üçte birinde kalkabilirsen (kalk ve dua et). Çünkü o vakit, (meleklerin) şahit olduğu bir zaman dilimidir. Bu vakitte yapılan dua kabul olur.” (Ebû Davûd, Dua, 115) Peygamberimiz (s.a.s.); “En faziletli günlerden biri de Cuma günüdür” buyurmuş ve bu günde kendisine çok salât ü selâm getirilmesini istemiştir. (İbn Hıbbân, Ed’ıye, No: 910)
4) Arefe Günü Yapılan Dualar
Peygamberimiz (s.a.s.), “En hayırlı / kabulü şayan olan dua, Arefe günü yapılan duadır” buyurmuştur. (Tirmizî Dua, 8; Malik, Dua, No: 500)
5) Gece Vakti Yapılan Dualar
Şu hadisler gece vakti yapılan duaların kabul olacağını ifade etmektedir: “Gecede bir an vardır ki, kişi ona rastlar da dünya ve ahiret için bir şey dilerse, şüphesiz Allah dileğini yerine getirir. Bu an, her gecede vardır.” (Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 166) “Yüce Rabbimiz her gece yakın semaya iner, gecenin son üçte biri kalıncaya kadar kalır ve; ‘Kim bana dua ederse ona icabet ederim, kim benden bir şey isterse ona isteğini veririm, kim benden af ve bağış dilerse onu bağışlarım’ der.” (Buhârî, De’avât, 13; İbn Hıbbân, Ed’ıye, No: 919–922) Bu hadisin başka bir varyantında, bu durumun, gecenin yarısı veya üçte birinden sabah oluncaya kadar devam ettiği bildirilmektedir. (İbn Hıbbân, Ed’ıye, No: 919, 921)
Yüce Allah’ın gece dünya semasına inmesi mecazî anlamda olup bu vakitlerde duanın kabul olacağını ifade eder. Zira Allah, zaman ve mekândan münezzehtir. “Kim gece uyanınca, ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, bir tek O vardır, O’nun ortağı yoktur, mülk O’nundur, hamd O’na mahsustur, O’nun her şeye gücü yeter. Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim, her türlü övgü Allah’a mahsustur, Allah’tan başka ilâh yoktur, Allah en büyüktür, güç ve kuvvet ancak Allah ile vardır’ der, sonra ‘Rabbim! Beni bağışla’ diye dua ederse -veya sonra dua eder, buyurdu- duası kabul olur. Eğer azmedip abdest alıp namaz kılarsa namazı kabul olur.” (Tirmizî, De’avât, 26) Peygamberimiz, gece vakti yapılan duanın daha faziletli olduğunu bildirmiştir: “Gecenin sonunda yapılan dua daha faziletlidir ve kabul edilmesi daha çok umulur.” (Tirmizî, De’avât, 80) “Her gece bir münadi şöyle seslenir? Dua eden yok mu? Onun duası kabul olur. İsteyen yok mu? İstediği verilir. Af ve mağfiret dileyen yok mu? Günahı bağışlanır.” (Heysemî, Ed’ıye, 25, No: 17244) Akşamdan sabah namazı vaktine kadar gece yapılan duaların kabul olacağı ile ilgili rivayetler vardır. (Heysemî, Ed’ıye, 25, No: 17243-17253) Gecenin yarısında ve üçte ikisinde yapılan dualar daha çok kabul olur. (Heysemî, Ed’ıye, 25, No: 17252) Gece yapılan dualar samimiyetle ve gönülden yapıldığı için icabete mazhar olur.
6) Ezan Okunduğu ve Kamet Getirildiği Zaman Yapılan Dualar
“Namaz için ezan okunduğu zaman sema kapıları açılır ve yapılan dualar kabul olur.” (Ebû Ya’lâ, Zikir ve Dua, No: 4072) “Ezan okunduğunda, sema kapıları açılır ve dualar kabul edilir. Kamet getirildiğinde dua reddedilmez.” (İbn Ebî Şeybe, Dua, 17, No: 29239) f) Ezan İle Kamet Arasında Yapılan Dualar Peygamberimiz (s.a.s.); “Ezan ile kamet arasında yapılan dua reddedilmez” buyurdu. Bunun üzerine sahabe; “Ey Allah’ın elçisi! Ne dua edelim?” diye sordular. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Allah’tan dünya ve ahirette âfiyet / sağlık isteyiniz” buyurdu. (Tirmizî, De’avât, 129; bk. Ebû Davud, Salât, 35)
7) Namazda, Secde Hâlinde ve Farz Namazların Akabinde Yapılan Dualar
Peygamberimiz (s.a.s.); “Kulun Rabbine en yakın olduğu an, secdede bulunduğu andır. O hâlde secde hâlinde bolca dua ediniz.” buyurmuştur. (Müslim, Salât, 215; Ebû Davud, Salât, 152) “Hangi dua kabul edilmeye daha yakındır?” diye sorulan bir soruya Hz. Peygamber; ‘’Gecenin ikinci yarısında yapılan dua ile farz namazların ardından yapılan dua’’ diye cevap vermiştir. (Tirmizî, De’avât, 80)
8) Yağmur Yağarken ve Kâbe’yi Görünce Yapılan Dua
“Dört yerde sema kapıları açılır ve dualar kabul olur: Allah yolunda savaşmak üzere saf tutulduğunda, yağmur yağarken, namaz kılarken ve Kâbe’yi görünce.” (Heysemî, Ed’ıye, 25, No: 17253)
9) Yûnus Peygamberin Duası İle Yapılan Dualar
Peygamberimiz (s.a.s.), Yûnus Peygamberin balığın karnında yaptığı dua ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Balık sahibi (Yûnus’)un, balığın karnındaki duası; lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn (Allah’ım! Senden başka ilâh yoktur, Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, gerçekten ben zalimlerden oldum.) Bu dua ile dua eden hiçbir müslüman yoktur ki Allah onun isteğini bu dua sebebiyle kabul etmiş olmasın.” (Hâkim, De’avât, No: 1862–1863) “(Hz. Peygamber, ashabına) ‘Size bir şey haber vereyim mi? Sizden birine bir sıkıntı veya dünya musibetlerinden bir musibet isabet ettiği zaman, bu dua ile dua ettiği zaman o sıkıntı ve imtihan ondan giderilir.’ (demiş) kendisine ‘evet haber ver’ denilmiş, bunun üzerine; ‘Balık sahibi Yûnus’un; Lâ ilâhe illâ ente sübhâne innî küntü mine’z-zâlimîn (Allah’ım! Senden başka ilâh yoktur, Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum, şeklinde yaptığı duadır, buyurmuştur.” (Hâkim, De’avât, No: 1864)
Belirli Mekanlarda Yapılan Dualar
Evde, caddede, sokakta, iş yerinde, tarlada kısaca, tuvalet gibi ibadete elverişli olmayan yerler ile kumarhane ve meyhane gibi günah işlenen mekânların dışında her yerde dua edilebilir. Bununla birlikte cami ve Kâbe gibi ibadet yerlerinde, Arafat ve Müzdelife gibi mübarek mekânlarda yapılan dualar daha faziletlidir. Meselâ Peygamber Efendimiz; Medine’deki Mescid-i Nebevî’de kılınan bir rekat namazın, Mescid-i Haram dışındaki diğer mescitlerde kılınan bin rekat namaza denk olduğunu (Nesâî, Mesâcid, 4), Mescid-i Haram’da kılınan namazın ise diğer mescitlerde kılınan namazlardan yüz bin kat daha fazla sevap olduğunu (İbn Mâce, Salât, 195) bildirmiştir.
Dua da bir ibadet olduğuna göre Mescid-i Haram’da ve Mescid-i Nebevî’de yapılan dualar da daha faziletli ve makbul olur.
19.
Duâ, her hâliyle sayısız ihtiyaçlar içinde kıvranan insanın, hiçbir şeye muhtaç olmayan Allâh’a söz ve davranışlarıyla sığınması, hâlini arz etmesi demektir.
Mü’min Sûresi’nin 60. âyetinde Rabbimiz:
“…Bana duâ edin, kabul edeyim…” buyuruyor.
Bir Allah dostunun dediği gibi, “Vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi.”
Nitekim Rabbimiz kullarının istek ve duâlarını hiçbir zaman karşılıksız bırakmaz, kulunu eli boş bir şekilde geri çevirmez; ya o anda kabul eder ya da hakkında daha hayırlı olanla değiştirerek erteler. Zaten insan o kadar câhil ve acelecidir ki, bazen merhamet sahibi Rabbinden kendi aleyhine olacak şeyleri bile ister.
Rûhu’l-Beyân tefsirinde şöyle denilmiştir:
“Herhangi bir mü’min yoktur ki, Allâh’a duâ edip O’ndan bir şey istesin de O, istediğini vermesin, ya dünyada ya da âhirette... Âhirette kabul ettiğinde kuluna: «Dünyada Benden istediğin şey buydu, buyur al! Onu senin için bugüne sakladım.» der. Kul da «Keşke dünyada iken hiçbir şey verilmemiş olsaydı da hepsi şimdi verilseydi!» diye temennî etmekten kendini alamaz.”[1]
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurmuştur:
“Müslümanın duâsı aslâ reddolunmaz. Ancak şu üç şeyden biri sebebiyle reddolur. Eğer kişi günah işlemek veya sıla-i rahmi kesmek için duâ etmişse, buna icâbet edilmez. Veya kişinin yaptığı duânın karşılığı âhirete bırakılır. Veya ettiği duâ nisbetinde o kişiye kötülük dokunması engellenir.” (Deylemî, Hadis No: 304)
Dua Sığınaktır
Duâ, bir sığınaktır her insan için… Hasan-ı Basrî Hazretleri:
“Duâlarınızın kabul olmayacağından korkmuyorum. Duâ edemez hâle gelmenizden korkuyorum.” der.
O hâlde asıl korkulacak şey, insanın ya kendisini müstağnî görmesi, kibir ve gurur vâdisinde kaybolması sebebiyle el açmayı unutmasıdır ya da günah ve isyana dalarak kulluğu ve duâyı unutması… Özü itibariyle ikisi de insan için büyük bir hüsran sebebidir.
Allahütela'nın Duaya Karşılık Vermesi
Cenâb-ı Hak, kullarına açık dâvetini şöyle îlân eder:
“Kullarım sana, Beni sorduğunda (söyle onlara): «Ben çok yakınım. Bana duâ ettiği vakit duâ edenin dileğine karşılık veririm. O hâlde (kullarım da) Benim davetime uysunlar ve Bana inansınlar ki, doğru yolu bulsunlar.” (el-Bakara, 186)
Bu âyetin iniş sebebi hakkında şöyle bir rivâyet vardır:
Bir bedevî, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:
“-Eğer Rabbimiz bize yakın ise O’na içten sessizce yalvaralım. Yok, eğer uzak ise O’na yüksek sesle nidâ edelim.” deyince Allah Teâlâ, kullarının duâsına çok süratli bir şekilde icâbet ettiğini belirtmek üzere:
“Kullarım sana Benden sorarlar, onlara yakın olduğumu söyle!..” buyurdu.
Ebû Mûsâ el-Eş’arî bu konuda şöyle demiştir:
“Sesli veya sessiz duâ etmek, meşreplere ve makamlara göre değişir. Gaflet ehli, ancak yüksek sesle duâ ederek havâtırı defeder. Fakat huzûr ehline yakışan ise, sessizlik ve gizliliktir.”
Duaya Başlama Edebi
Tervîhu’l-Kulûb’da denir ki:
“Herhangi bir istekte bulunmak maksadıyla Allâh’a dönüldüğü zaman, duâya başlama edebi şunlardır:
-Tevbe etmek,
-Allâh’ın övgüye lâyık özelliklerini dile getirmek, O’nu övmek,
-Allah Rasûlü’ne salât ü selâm ederek -ki mutluluk kapısının anahtarı budur- O’nun şefâatini taleb etmek,
-Helâl yemek -ki denenmiş bir tılsımdır-,
-Kendisinin gerçek mânâda hiçbir güç ve kuvvetinin bulunmadığını kabûl etmek,
-Allah dışındaki bir varlığa sığınmamak,
-Allah hakkında hüsn-i zan beslemek,
-Bütün himmetini toplamak ve gönlünü belli bir noktaya teksîf etmektir.
Duânın gâyesi, O’na muhtaç olduğunu göstermektir. Yoksa Allah Teâlâ yine kendi istediğini yapacaktır.”
Dua Ederken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- duânın şekli ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
“Allah’tan herhangi bir şey istediğiniz zaman avuç içlerinizle isteyin, ellerinizin üstüyle değil... Duânız bittiğinde de avuçlarınızı yüzünüze sürün.”(Ebû Dâvûd, Vitr, 23)
Müstehab olan, ellerin duâda göğüs hizâsına kadar kaldırılmasıdır. İbn-i Abbas -radıyallâhü anhümâ-’nın naklettiğine göre, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de böyle yapardı. En faziletli olan, ellerini arada az da olsa bir boşluk bulunacak kadar açmak ve ellerin birbirinin üstüne konulmamasıdır.
Duâ ederken dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de, yüreğimizden geçen duâları dile dökmeden evvel Rabbimize karşı nasıl âciz, fakîr, muhtaç, günahkâr ve zayıf bir kul olduğumuzu itiraf etmemizdir.
Üstad Necip Fâzıl, ne güzel söylemiş:
Verirler “Ben âcizim, kudret Senin!” dedikçe,Verenin şanı büyük, sen iste istedikçe!
Verenin şanı büyük, sen iste istedikçe!
Duaya İcabet Edilmesi
Duâya icâbet edilmesi için Allah Teâlâ’nın emrettiği şekilde yaşamaya çalışmak gereklidir. Rızkını helâl yoldan kazanmak, helâl-haram çizgisine dikkat etmek, işin temelini oluşturmaktadır. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Kişi uzunca bir yolculuktan sonra saçı-başı dağınık ve toz-toprak içerisinde elini göğe doğru kaldırarak:
«-Yâ Rab! Yâ Rab!» der. Hâlbuki yediği, içtiği ve giydiği haramdır. Haram ile gıdalanmıştır. Böyle olunca Allah ona nasıl icâbet etsin?!” (Müslim, Zekât, 65; Tirmizî, Tefsir (2), 37; Dârimî, Rikâk, 9; Müsned, II, 328)
Duâ eden kimsenin, nefsini kötü huylardan ve süflî sıfatlardan temizlemesi gerekir. Çünkü bunlar duânın yolunu kesen engellerdir. Sonra kalbini bütün nefsânî ve rûhânî bağlılıklardan sıyırmalı, zikirle onu saflaştırmalı ve güzel ahlâkın nûru ile nurlandırmalıdır. Zira bütün bunlar, duânın Allâh’a ulaşmasını sağlayan sebeplerdir.
Allâh’a esmâ-i hüsnâsı ile yalvarmamız, selef-i sâlihînden nakledilen özlü duâlarla duâlarımızı taçlandırmamız gerekir. Ama duâda asıl olan; samimiyet, yani ihlâstır. Mânâsını bilmeden uzun uzun yapılan duâlar yerine, ne dediğinin farkında olarak yapılan duâlar daha makbuldür.
[1] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân Tefsiri, Erkam, c: 17, sh: 538.
20.
Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri buyurur:
“Hak dostları dâimâ büyük bir hüzün içindedirler. Bunun sebebi, Cenâb-ı Hakk’ı şânına lâyık bir şekilde zikretmek isteyip de bunu yapamayışlarıdır.”[1]
[Müteâl, yani hayal ötesi mükemmellikte olan Cenâb-ı Hakk’ı şânına lâyık bir sûrette idrâk edebilmek ve yine O’na lâyık olduğu şekilde mükemmel bir kullukta bulunabilmek, beşer tâkatinin üzerindedir. Bu sebeple mü’min, Hakk’a ibadet ve mârifet yolunda, elinden gelen bütün gayretini göstermekle birlikte, amellerini dâimâ noksan ve kusurlu görmelidir. Ayrıca Cenâb-ı Hak’tan kusur ve noksanlarının affını, ibadetlerinin lûtfen ve keremen kabûlünü niyâz etmelidir. Hakk’a kulluk edebi bunu gerektirir.
İbadette Ölçü Nasıl Olmalıdır?
Nitekim, Cenâb-ı Hakk’ın insanlıkta tecellî eden sanat hârikası olarak yarattığı ve emsalsiz bir örnek şahsiyet olarak beşeriyete armağan ettiği Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bile, geçmiş ve gelecek bütün günahları bağışlanmış olduğu hâlde, ilâhî rahmetin sağanak sağanak yağdığı ve duâların makbul olduğu seher vakitlerinde uyumamış, mübârek ayakları şişinceye kadar, gözyaşları içinde namaz kılarak sabahlamış, Cenâb-ı Hakk’a karşı dâimâ kusur, acziyet ve hiçliğini îtiraf hâlinde, günde yetmiş kere, -hattâ bir rivâyete göre- yüz kere istiğfâr etmiştir.
Cenâb-ı Hak, zikre bir sınır tâyin etmeksizin şöyle buyurmuştur:
“Ey îmân etmiş olanlar! Allâh’ı çokça zikredin. Ve O’na sabah ve akşam tesbihte bulunun.” (el-Ahzâb, 41-42)
İşte nebevî ahlâktan lâyıkıyla hisse almış olan Allah dostları da bu ilâhî emre riâyet ederek, büyük bir kulluk edebi içinde Cenâb-ı Hakk’ı çokça zikrederler. Fakat ne kadar çok zikretseler de, bunun, Cenâb-ı Hakk’ın şân-ı ulûhiyyeti karşısında âdeta bir “hiç” hükmünde olduğunu bilip gayret-i dîniyyelerini daha da artırmaya çalışırlar.
Zira kalbî duyuş ve hassâsiyeti artan bir kulun, Rabbinin azametini idrâki de ziyâdeleşir. Bu itibarla, az bir zikir ve ibadeti çok ve kâfî görmek, ancak bir gaflet alâmetidir.]
[1] Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 248.
21.
Hadîs-i şerîfte buyrulur:
“İçinizde saçı-başı dağınık, eski elbiseler içinde, garip görünümlü ve insanların îtibâr etmediği nice kimseler vardır ki, Allâh’a yemin etseler, Allah onların yeminlerini boşa çıkarmaz… Berâ bin Mâlik de onlardandır.” (Tirmizî, Menâkıb, 54/3854)
Duası Kabul Olan Kimseler
Yani böyle kimseler, Cenâb-ı Hakk’a karşı -tâbiri câizse- “naz ehli”dirler. Allah’tan bir şeyin vukû bulmasını ısrarla niyaz ve ümîd ederek bunu insanlara yeminle söyleseler, Allah Teâlâ onların yüzünü kara çıkarmaz.
Nitekim Enes bin Mâlikʼin kardeşi olan Berâ -radıyallâhu anh-’ın dünyaya ait bir dikili taşı bile yoktu. Ölmeyecek miktarda az bir azıkla yaşıyor, fakat fakirliği sabır ve tevekkülle karşılıyordu. Berâ -radıyallâhu anh-, Hazret-i Ömer zamanındaki harplerden birine katılmıştı. Bu savaşta Müslümanlar sayıca çok az olup, zor durumda kalmışlardı. Ordu kumandanı, Berâ -radıyallâhu anh-ʼtan Müslümanların zaferi için yemin etmesini ısrarla talep etti. Bunun üzerine Hazret-i Berâ:
“Ey Rabbim, onlara karşı zafer ihsân etmen ve beni Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e kavuşturman için Sana yemin ediyorum!..” dedi.
Hakîkaten ertesi gün zafer nasîb oldu ve Hazret-i Berâ da şevkle arzuladığı şehâdet şerbetini içti. (Hâkim, III, 331/5274)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bile, Allah’tan zafer ve yardım talep ederken muhâcirlerin fakirleri vesîlesiyle niyazda bulunur[1] ve şöyle buyururdu:
“Bana zayıfları çağırınız. Çünkü siz, ancak zayıflarınız(ın duâ ve bereketi) ile rızıklandırılır ve yardım edilirsiniz.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 70)
Kırık ve mahzun kalpleri vesîle edinerek rızâ-yı ilâhîye vâsıl olabilmek sadedinde Mâlik bin Dinar’ın şu rivâyeti de oldukça mânidardır:
“Mûsâ -aleyhisselâm- Cenâb-ı Hakk’a bir ilticâsında:
«–Yâ Rabbi! Senʼi nerede arayayım!» dedi.
Allah Teâlâ buyurdu ki:
«–Benʼi, kalbi kırıkların yanında ara!»” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 364)
[1] Bkz. Buhârî, Cihâd, 76; Taberânî, Mûcemu’l-Kebîr, I, 292.
22.
Dünyanın çalışıp çabalanacak bir tarla hükmünde olduğunu, iyi veya kötü mahsûlün de âhiret hasadında alınacağını unutmamalıdır. Esâsen, bu hakîkati bilen bir insanın, tembellikle ziyân edilecek bir dakikası bile olamaz. Fakat insanoğlu, bütün bu hakîkatleri çok iyi bilmesine rağmen, gereğini yerine getirmekte ekseriyetle zaaf göstermekten kurtulamaz. Bunun için, bilmek kâfî değildir, ihlâs ile amel etmek gerekir.
Duâlarımız Niçin Kabul Olunmuyor?
Bir gün İbrahim bin Ethem Hazretleriʼne:
“–Yaptığımız duâlar niçin kabul olmuyor?” diye sorulur. Hazret şu cevâbı verir:
“–Şundan dolayı kabul olmaz:
–Cenâb-ı Hakkʼı bilirsiniz, buyruğunu tutmazsınız.
–Peygamberʼi bilirsiniz, sünnetlerini yerine getirmezsiniz.
–Kurʼân okursunuz, amel etmezsiniz.
–Hak Teâlâʼnın nîmetlerini yersiniz, şükretmezsiniz.
–Cennetʼi bilirsiniz, onu istemesini bilmezsiniz.
–Cehennem vardır dersiniz, ondan lâyıkıyla sakınmazsınız.
–Ölüm vardır dersiniz, hazırlanmazsınız.
–Ölülerinizi kendi elinizle kabre koyarsınız, ibret almazsınız.
Bu kadar fenâlıkla duânız nasıl müstecâb olsun?!”
Faydasız Beklenti
Demek ki sadece bilmek kâfî değil, ihlâs ile amel etmek şart... Gayret etmeden hayırlı bir netice beklemek, zahmet çekmeden rahmet ummak, külfete katlanmadan nîmete ereceğini temennî etmek; başkasının yemesiyle kendi karnının doyacağını ummak gibi faydasız bir beklentidir. Bu dünyada îmânın gerektirdiği fedâkârlıkları yerine getirmeden, onun uhrevî faydasına erilemez.
Dolayısıyla, ömür nîmeti tükenmeden önce, îmânın gerektirdiği sâlih amellere gayret etmeliyiz. Yüce Rabbimizʼin;
“Bir (hayır) işini bitirince hemen (başka bir iş veya ibadete) koyul ve yalnız Rabbine yönel.” (el-İnşirâh, 7-8) emr-i ilâhîsi muktezâsınca, her an, Allâhʼın rızâsına vesîle olacak amellerin tatbîki veya arayışı üzere olmalıyız.
23.
Duanın kabul edilmesi için şu hususlara riayet edilmesi istenmiştir:
a) Duadan önce tövbe ve istiğfar edilmelidir. Günah işleyen, haramlardan uzak durmayan bir kulun duası kabul edilmeye layık değildir. Hz. Peygamberin şu hadisi çok dikkat çekicidir: “Allah yolunda seferler yapmış, üstü başı tozlanmış bir adam ellerini semaya kaldırarak, ‘Yâ Rabbi, Yâ Rabbi’ diye yalvarıyor. Oysa yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, gıdası haramdır. Böyle birisinin duası nasıl kabul olur?” (Müslim, Zekât, 65; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, 3)
Duaya Nasıl Başlanmalıdır?
b) Duaya Allah’a hamd, Peygambere salât-ü selam ile başlanmalı; yine salât-ü selam ve Allah’a hamd ile bitirilmelidir. Fudâle b. Ubeyd’den (r.a.) rivâyete göre o, şöyle demiştir: “Resûlullah, mescitte oturmakta iken bir adam geldi, namaz kıldı, sonra şöyle dua etti: Allah’ım beni bağışla, bana acı. Bunun üzerine Resûlullah, ‘Ey namaz kılan, acele ettin, namaz kılıp oturduğun vakit Allah’a layık olduğu şekilde hamd et, sonra bana salât ve selam et, sonra da yapacağın duayı yap.’ Bundan sonra başka biri namaz kıldı. Namazdan sonra Allah’a hamd etti ve Peygambere salât ve selam getirdi. Başka bir şey yapmadı. Bunun üzerine Resûlullah, o kimseye: ‘Ey namaz kılan kimse! Dua et, duan kabul edilsin.’ dedi.” (Tirmizî, Deavât, 66; Nesâî, Sehv, 48)
Dua Nasıl Yapılmalıdır?
c) Dua içten, tevazu ile ve yalvararak yapılmalıdır. Bir âyette şöyle buyrulmaktadır: “Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin. Çünkü o, haddi aşanları sevmez.” (A’râf, 7/55)
Duada Israrcı Olmak Doğru Mu?
d) Israrla dua edilmelidir. Bir mümin, ettiği duanın kabul edilmesi hususunda aceleci olmamalıdır. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Sizden herhangi biriniz ‘dua ettim de kabul olunmadı’ diyerek acele etmediği sürece duası kabul olunur.” (Tirmizî, Deavât, 12)
e) Umut ve korku içinde dua edilmelidir. Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: “Onlar gerçekten hayır işlerinde yarışırlar, (rahmetimizi) umarak ve (azabımızdan) korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize derin saygı duyan kimselerdi.” (Enbiyâ, 21/90)
Hangi Dua Daha Makbuldür?
f) Dua ederken zaman seçimine de dikkat edilmelidir. Dua her zaman yapılabilirse de bazı vakitlerde yapılması, duanın daha çabuk kabul edilmesini sağlar. Bu vakitlerden biri de seher vaktidir. Allah geceleri dua, ibadet ve istiğfar ile meşgul olanları Kur’an-ı Kerim’de övmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Onlar, geceleri az uyurlardı. Seher vakitlerinde bağışlanma dilerlerdi.” (Zâriyât, 51/17-18) Hz. Peygambere, “Ey Allah’ın Resûlü, hangi dua daha makbuldür? diye sorulunca, ‘Gece yarısı ve farz namazlardan sonra yapılan duadır.’ cevabını vermiştir.” (Tirmizî, Deavât, 80)
24.
Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine üç makbul duâ hakkı verdiğini ifâde buyurmuş, sonra da sözlerine şöyle devam etmişlerdir:
“…Bunun üzerine ben:
«Allâh’ım! Ümmetimi mağfiret eyle! Allâh’ım! Ümmetimi mağfiret eyle!» diye duâ ettim.
Üçüncü isteğimi de bütün mahlûkâtın, hattâ İbrahim -aleyhisselâm-’ın bile bana muhtaç olacağı ve benden şefaat dileyeceği güne bıraktım.” (Müslim, Müsâfirîn, 273)
Mübarek lisanlarından dökülen her bir kelimenin ilâhî ölçüler dâhilinde çıktığı âyet-i kerîme ile teyid edilmişken,[3] bazı kimseler, ne kadar sahih olursa olsun, şefaat konusundaki hadisleri kabûle yanaşmamaktadırlar. Hâlbuki birçok âyette, Allah Teâlâ’nın izin verdiklerinin şefaat edebileceği açıkça beyân edilmiştir. Nitekim:
“…O’nun izni olmadan hiçbir şefaatçi şefaat edemez…” (Yûnus, 3)
“Rahmân nezdinde söz ve izin alandan başka hiçbirinin şefaate gücü yetmeyecektir.” (Meryem, 87)
“Allâh’ın huzûrunda kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.” (Sebe’, 23) âyetleri bunu göstermektedir.
Özellikle de;
“O gün Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez.” (Tâhâ, 109) âyet-i kerîmesi, Allâh’ın izniyle şefaatin hak olduğunu gösteren bâriz bir misaldir.
Burada bilhassa şu hususu arz etmek lâzımdır ki, şefaat, dünyada işlenen bazı günahların âhirette cezalandırılmasından vazgeçilmesi için Cenâb-ı Hakk’a talepte bulunmak, aracı olmak ve bunun için duâ etmektir. Rabbimiz dilerse kabul eder, dilerse etmez. Yani şefaat, bir mü’minin günahlarının bağışlanması için Allâh’a duâ edip yalvarmaktır. Yoksa, şefaat eden kimsenin şefaat ettiği kimseyi elinden tutup mutlak sûrette Cennet’e götürmesi değildir. Burada yegâne hüküm, Cenâb-ı Hakk’a âittir. Kula düşen, kulluğunun idrâki içinde Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmektir.
Şefaati istisnâsız kabul edilecek olan ise, yalnız Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. Bu büyük lûtuf, sadece O’na mahsustur. Zira bir hadîs-i şerîfte Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’e hitâben;
“Yâ Muhammed! İste! İstediğin sana verilecek. Şefaat et, şefaatin kabul edilecek!”[4] buyurmaktadır.
25.
“Beş gece vardır ki, o gecelerde edilen duâlar geri çevrilmez:
1- Receb’in ilk gecesi
2- Şaban’ın on beşinci gecesi (Berâat gecesi)
3- Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece (Cum’a gecesi)
4- Ramazan Bayramı gecesi
5- Kurban Bayramı gecesi.
(Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, no: 3952)
Dua Âdâbı ve Kabulü 25 duadan oluşur. Alttaki "Görünüm" seçicisinden uygulamadaki beş okuma modundan birini seçebilirsiniz (Arapça · Arapça + Meal · Arapça + Okunuş + Meal · Okunuş · Okunuş + Meal); Önceki/Sonraki ile dualar arasında gezinebilir, dilerseniz sayfa sayfa okuyabilir, yazıyı büyütüp seti favorilerinize ekleyebilirsiniz. Diğer setler için Dualar.
Duaları uygulamada da okuyun
Çevrimdışı indirme, kilit ekranı kontrolleri ve arka planda kesintisiz dinleme için ücretsiz ve reklamsız 3ondokuz uygulamasını indirin.
Uygulamayı İndir