Delil

Risale-i Nur terimi

1. İnsanı aradığı gerçeğe ulaştıran veya bir davayı, meseleyi ispata yarayan iz, emare; işaret, belge, kanıt. 2. "Bilinmesi başka bir şeyin bilinmesini gerektiren şey," diğer bir ifadeyle "bir şey hakkında müsbet veya menfi hüküm vermeye götüren şey" demektir. Delil, zahirî olmalıdır ve nazar-ı umum tarafından anlaşılabilmelidir. Mesela ateşin dumana olan delâleti gibi. Deliller üçe ayrılır: 1. Aklî Deliller: Mukaddemleri akla dayanan delildir. "Âlem değişkendir. Her değişken hâdistir. Öyleyse âlem de hâdistir" gibi kaziyeleri yalnız aklî olana denir. Mesela tevhid ile nübüvvet Kur'ân-ı Kerîm'de delâil-i akliye ile ispat edilmiştir. 2. Naklî Deliller: Mukaddemleri nakle dayanan delildir: Nakilden maksat, Kur'ân ve Hadîstir. 3. Aklî ve Naklî Deliller: Mukaddemleri hem akla hem de nakle dayanan delillerdir. Mesela haşir meselesi hem aklî, hem naklî delillerle ispat edilmiştir. Şöyle ki Haşir, Kur'ân-ı Kerîm'de aklî delille ispatı, # وَبِالْاٰخِرَ ةِ هُمْ يُوقِنُونَ# âyet-i kerimesinde, vücutlarında şek ve şüphe olmayan nizam, rahmet ve nimet, ancak ve ancak haşrin gelmesiyle ve ikinci bir hayatın tahakkuku ile nizam, rahmet, nimet olabilirler. Eğer haşir gelmezse ve ikinci bir hayat tahakkuk etmezse, bunları esmaü'l-ezdaddan addetmek lazım gelir, diye ispat edilmiştir. Naklî delille ispatı ise Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan ile bütün enbiya, haşrin geleceğine ittifak etmişlerdir. Fahreddinü'r-Râzî'nin tefsirinde de, aklî ve naklî delilleri bildiren âyetler beyan edilmiştir. Hülâsa, bilhassa hayvânat ve nebatatta dâima vukua gelen haşirlere dikkat edip teemmül eden adam, elde edeceği müteferrik emarelerle haşrin vukuuna, hads ile, yani bir sür'at-i intikal ile hükmedecektir. Deliller ortaya koydukları neticeye göre iki kısma ayrılır. 1. Delil-i Kat'î: İspatlamayı amaçladığı konuya ilişkin karşı ihtimallerin bütününü ortadan kaldıran delildir, buna "delil-i yakinî" de denir. Mesela rızk-ı helâl iktidar ile alınmadığına, belki iftikara binaen verildiğine delil-i kat'î, iktidarsız yavruların hüsn-ü maişeti ve muktedir canavarların dıyk-ı maişeti, hem zekâvetsiz balıkların semizliği ve zekâvetli, hileli tilki ve maymunun derd-i maişetle vücutça zayıflığıdır. Demek rızık, iktidar ve ihtiyar ile mâkûsen mütenasiptir. Ne derece iktidar ve ihtiyarına güvense, o derece derd-i maişete müptelâ olur. Ayrıca bk. burhan-ı yakinî 2. Delil-i Zannî: İspatlamayı amaçladığı konuya ilişkin karşı ihtimallerin tamamını ortadan kaldıramayan delildir. Bu tür delillere "iknâî" deliller de denir. Kelâm âlimlerinin çoğunluğuna göre, mukaddemleri yakıniyyât veya zarûriyyât türünden olmayıp cedel, hitâbe, şiir, safsatadan oluşan aklî delillerin hepsi zannî-aklî delil grubuna girer. Sâniin vücut ve vahdetine işaret eden deliller a) Hudûs Delili Hudûs delili, âlemin mütegayyir olduğunu ispat etmek için kullanılan bir delildir. Bu delilde âlemin mütegayyir olması nazara verilir. Her mütegayyir hâdistir. Herbir hâdisin bir muhdisi yani mucidi var. Öyle ise bu kâinatın kadîm bir mucidi var. Evet, kâinat hâdistir. Çünkü görüyoruz, her asırda, belki her senede, belki her mevsimde bir kâinat, bir âlem gider, biri gelir. Demek bir Kadîr-i Zülcelal var ki bu kâinatı hiçten icad ederek, her senede, belki her mevsimde, belki her günde birisini icad eder, ehl-i şuura gösterir ve sonra onu alır, başkasını getirir, birbiri arkasına takıp zincirleme bir surette zamanın şeridine asıyor. Elbette, bu âlem gibi birer kâinat-ı müteceddide hükmünde olan, her baharda gözümüzün önünde hiçten gelen ve giden kâinatları icad eden bir Zât-ı Kadîr'in mu'cizât-ı kudretidirler. Elbette, âlem içinde her vakit âlemleri halk edip değiştiren Zât, mutlaka şu âlemi dahi o halk etmiştir ve şu âlemi ve rû-yi zemini o büyük misafirlere misafirhane yapmıştır. Ayrıca bk. hâdis; imkân b) İmkân Delili/Delil-i İmkânî "Herbir şeyde hadsiz imkânlar içinde en mükemmel, en doğru olanın tercih edilmesidir. Bu ise Sâniin vücuduna delâlet eder" şeklinde bir ispat delilidir. "Bu delilin hülâsası: Kâinatın ihtivâ ettiği zerrelerden herbirisinin gerek zâtında, gerek sıfâtında, gerek ahvâlinde ve gerek vücudunda gayr-ı mütenâhi imkânlar, ihtimaller, müşkilâtlar, yollar, kanunlar varken, birden bire o zerre, gayr-ı mütenâhi yollardan muayyen bir yola sülûk eder. Ve gayr-ı mahdud hâllerden, bir vaziyete girer. Ve gayr-ı mâdud sıfatlardan bir sıfatla vasıflanır. Ve doğru bir kanun üzerine mukadder bir maksada harekete başlar. Ve vazife olarak uhdesine verilen herhangi bir hikmet ve bir maslahatı derhal intaç eder ki o hikmet ve o maslahatın husule gelmesi, ancak o zerrenin o çeşit hareketiyle olabilir. Herbir zerre, müstakillen, kendi başıyla Sâniin vücuduna delâlet ettiği gibi, küçük-büyük herhangi bir teşekküle girerse veya hangi bir mürekkebe cüz olursa, girdiği ve cüz olduğu o makamlarda kazandığı nisbete göre Sâniine olan delâletini muhafaza eder." İmkân, mütesâviyü't-tarafeyndir. "Mütekellimîn demişler ki: 'İmkân, mütesâviyü't-tarafeyndir. Yani, adem ve vücud, ikisi de müsavi olsa, bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mucid lazımdır. Çünkü mümkinat birbirini icad edip teselsül edemez. Yahut o onu, o da onu icad edip devir suretinde dahi olamaz. Öyle ise bir Vâcibü'l-Vücud vardır ki bunları icad ediyor.' Devir ve teselsülü, on iki burhan, yani arşî ve süllemî gibi namlarla müsemmâ, meşhur on iki delil-i kat'î ile devri iptal etmişler ve teselsülü muhal göstermişler; silsile-i esbabı kesip Vâcibü'l-Vücudun vücudunu ispat etmişler. Biz de deriz ki: Esbab, teselsülün berâhiniyle âlemin nihayetinde kesilmesinden ise her şeyde Hâlık-ı Külli Şeye has sikkeyi göstermek daha kat'î, daha kolaydır. Kur'ân'ın feyziyle, bütün Pencereler ve bütün Sözler o esas üzerine gitmişler. Bununla beraber, imkân noktasının hadsiz bir vüs'ati var; hadsiz cihetlerle Vâcibü'l-Vücudun vücudunu gösteriyor. Yalnız mütekellimînin teselsülün kesilmesi yoluna—elhak geniş ve büyük olan o caddeye—münhasır değildir. Belki had ve hesaba gelmeyen yollarla Vâcibü'l-Vücudun marifetine yol açar. Şöyle ki: Herbir şey, vücudunda, sıfâtında, müddet-i bekâsında hadsiz imkânat, yani gayet çok yollar ve cihetler içinde mütereddit iken, görüyoruz ki o hadsiz cihetler içinde vücutça muntazam bir yolu takip ediyor. Herbir sıfatı da, mahsus bir tarzda ona veriyor. Müddet-i bekâsında bütün değiştirdiği sıfat ve hâller dahi böyle bir tahsisle veriliyor. Demek bir muhassısın iradesiyle, bir müreccihin tercihiyle, bir Mucid-i Hakîmin icadıyladır ki hadsiz yollar içinde hikmetli bir yolda onu sevk eder; muntazam sıfâtı ve ahvâli ona giydiriyor." Ayrıca bk. hudûs c) Delil-i inayet Delil-i inayet, nizam delilidir. Bu delil, kâinatı ve kâinatın eczasını ve envâını ihtilâlden, ihtilâftan, dağılmaktan kurtarıp bütün hususatını intizam altına almakla kâinata hayat veren nizamdan ibarettir. Bütün maslahatların, hikmetlerin, faidelerin, menfaatlerin menşei, bu nizamdır. Kâinatın herbir nev'ine dair bir fen teşekkül etmiş veya etmektedir. Fen ise kavaid-i külliyeden ibarettir. Kaidenin külliyeti ise nizamın yüksekliğine ve güzelliğine delâlet eder. Zira nizamı olmayanın, külliyeti olamaz... Umumî bir teftiş neticesinde fünun-u kevniyeden herbirisi, kaidelerinin külliyetiyle kâinatta yüksek bir nizamın bulunmasına bir delildir. Ve herbir fen nurlu bir burhan olup, mevcudatın silsilelerinde salkımlar gibi asılıp sallanan maslahat semerelerini ve ahvalin değişmesinde gizli olan faideleri göstermekle Sâniin kast ve hikmetini ilân ediyorlar... Mesela gözle görünmeyen bir mikrop, bir hayvancık, küçüklüğüyle beraber pek ince ve garip bir makine-i İlâhiye'yi hâvidir. O makine mümkinattan olduğundan, vücut ve ademi, mütesavidir. İlletsiz vücuda gelmesi muhaldir. O makinenin bir illetten vücuda geldiği zarurîdir. O illet ise esbab-ı tabiiye değildir. Çünkü o makinedeki ince nizam, bir ilim ve şuurun eseridir. Esbab-ı tabiiye ise ilimsiz, şuursuz, camid şeylerdir. Akılları hayrette bırakan o ince makinenin esbab-ı tabiiyeden neş'et ettiğini iddia eden adam, esbabın herbir zerresine Eflâtun'un şuurunu, Calinos'un hikmetini itâ etmekle beraber, o zerrat arasında bir muhaberenin de mevcut olmasını itikad etmelidir. Bu ise öyle bir safsata ve öyle bir hurafedir ki meşhur sofestaîyi bile utandırıyor... Kâinatın sahifelerinde nizama ait âyetler olduğu gibi sıfat-ı kelâmdan gelen Kur'ân-ı Azimüşşanda da olduğu gibi insanları tefekküre dâvet eden ayetler vardır. Ezcümle, şu âyet #اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَـكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَـا ﰟ ءَ بِنَـﭤـاءًﮎ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَـا ﰟ ءِ مَـا ﰟ ءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ# cümleleriyle, o nizamın faidelerini ve nimetlerini koparıp insanlara veriyorlar. Ayrıca bk. inayet d) İhtirâî Delil/Delil-i İhtirâî Mahlûkatın her nev'ine, her ferdine ve o nev'e ve o ferde mürettep olan âsâr-ı mahsusasını müntiç ve istidad-ı kemaline münasip bir vücudun verilmesidir. Zira hiçbir nev-i müteselsil, ezelî değildir. "İmkân" bırakmaz. Hem de bizzarure bazının "hudûs"u, nazarın müşahedesiyle ve sairleri dahi aklın hikmet nazarıyla görülür. Diğer bir ifade ile, Cenâb-ı Hakk'ın yeniden icad ederek yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus delil. Mesela; Cenâb-ı Hak, hususî eserlerine menşe ve kendisine lâyık kemâlâtına mehaz olmak üzere her ferde ve her nev'e has ve müstakil bir vücut vermiştir. Ezel cihetine sonsuz olarak uzanıp giden hiçbir nevi yoktur. Çünkü bütün envâ, imkândan vücub dairesine çıkmamışlardır. Ve teselsülün de bâtıl olduğu meydandadır. Ve âlemde görünen şu tagayyür ve tebeddül ile bir kısım eşyanın hudûsu, yani yeni vücuda geldiği de gözle görünüyor. Bir kısmının da hudûsu, zaruret-i akliye ile sabittir. Demek, hiçbir şeyin ezeliyeti cihetine gidilemez. Ve keza ilmü'l-hayvânat ve ilmü'n-nebatatta ispat edildiği gibi, envâın sayısı iki yüz bine bâliğdir. Bu neviler için birer "âdem" ve birer evvel-baba lazımdır. Bu evvel-babaların ve âdemlerin daire-i vücubda olmayıp ancak mümkinattan olduklarına nazaran, behemehal vasıtasız, kudret-i İlâhiye'den vücuda geldikleri zarurîdir. Çünkü bu nevilerin teselsülü, yani sonsuz uzanıp gitmeleri bâtıldır. Ve bazı nevilerin başka nevilerden husule gelmeleri tevehhümü de bâtıldır. Çünkü iki neviden doğan nevi, alelekser ya akîmdir veya nesli inkıtaa uğrar, tenasül ile bir silsilenin başı olamaz. Hülâsa: Beşeriyet ve sair hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei, en başta bir babada kesildiği gibi, en nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir. Mâbudun vücuduna (varlığına) dair olan deliller Birisi: Hariçten alınan delillerdir ki buna "âfâkî" delil denilir. Yani, insanların kendilerinden değil de, onların dışında başka şeylerden alınan delillerdir. İkincisi: İnsanların nefislerinden alınan burhanlardır. Buna, "enfüsî" tesmiye edilir. Enfüsî olan kısmını da, biri nefsî, diğeri usulî olmak üzere iki kısma taksim edilmiştir. Yani, Mâbudun vücuduna üç türlü delil vardır: nefsî, usulî, âfâkî. Nefsî Delil: # اَلَّذ۪ي خَلَقَكُمْ# "Sizi, (O) yarattı" cümlesiyle işaret edilmiştir. Usulî Delil: # وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ# "Sizden önceki insanları da" cümlesiyle işaret edilmiştir. Âfâkî Delil: # جَعَلَ لَكُمْ الْاَرْضَ فِرَاشًا# "Gökten size su (yağmur) indirdi" cümlesiyle işaret edilmiştir.

Delil maddesi Lügat-ı Risale'dendir. Diğer terimler: Lügat-ı Risale.

Okurken kelimeye dokunun, anlamı açılsın

Çevrimdışı indirme, kilit ekranı kontrolleri ve arka planda kesintisiz dinleme için ücretsiz ve reklamsız 3ondokuz uygulamasını indirin.

Uygulamayı İndir