Şatahat

Risale-i Nur terimi

"Hareket etme, kıpırdama; konuşurken ölçüyü kaçırma" manalarındaki şatah kelimesinin çoğuludur. İlâhî feyiz ve tecellîlerle kendinden geçen, coşan ve taşan, ve kendini olduğundan büyük gören velilerin gayr-i ihtiyarî söyledikleri ve çoğu şeriata aykırı gibi görünen sözleridir. Mesela Keşşaf'ta şu örnekler verilir: "Ben Rabbimden iki yaş küçüğüm," "Ene'l-Hak" ve "Şanım ne yücedir ki benim, her türlü noksandan münezzehim!" Bu yüzden veliler kendilerine geldikleri zaman o sözleri söylediklerine pişman olarak tevbe ederler. Ehl-i istiğrakın şatahatının menşei, hayat-ı ezeliyenin tecellîsini, asılla iltibas etmeleri, zıllı asıl zannetmeleridir. "Nasıl ki bir adam, elindeki bir âyineyi Güneş'le mütele'le' olan, yani parlayan bir denize mukâbil tutsa, hem deniz, hem Güneş, hem dağlar âyinesinin içine girer. Eğer, aşk veya istiğrakla bir nev'i sekri de varsa, avucundaki âyinesini, denizden daha büyük tevehhüm eder. Hem her makamın bazı zılleri bulunur. Zıllı, asıl zannetse, şatahata düşer." Sekir ve istiğrak hâlinde olan ehl-i tarikat ve ehl-i aşk muvakkaten, ihtiyarsız olarak bu hâle girdikleri için hakikate muhalif telâkkilerinde belki mazurdurlar. Bu kısım ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir hâlinde gördüğü bir meseleyi hâlet-i sahvede tatbik eder, hata eder ve hata ettiğini bilmez. Bunlar indallah mahfuzdur, dalâlete sülûk etmez. İşte, muvakkat veya daimî meczup olduklarından, mânen "mübarek mecnun" hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muahaze olunmuyorlar. Mesela "makamât-ı evliyadan bazı makamlarda Mehdi vazifesinin hususiyeti bulunduğu ve Kutb-u Âzama has bir nisbeti göründüğü ve Hazret-i Hızır'ın bir münasebet-i hassası olduğu gibi, bazı meşâhirle münasebettar bazı makamat var. Hattâ o makamlara Makam-ı Hızır, Makam-ı Üveys, Makam-ı Mehdiyet tabir edilir. İşte bu sırra binaen, o makama ve o makamın cüz'î bir nümunesine veya bir gölgesine girenler, kendilerini o makamla has münasebettar meşhur zâtlar zannediyorlar. Kendini Hızır telâkki eder veya Mehdi itikad eder veya Kutb-u Âzam tahayyül eder. Eğer hubb-u caha talip enâniyeti yoksa o hâlde mahkûm olmaz. Onun haddinden fazla dâvâları şatahat sayılır; onunla belki mes'ul olmaz." Fakat "eğer enâniyeti perde ardında hubb-u caha müteveccih ise o zât enâniyete mağlûp olup, şükrü bırakıp fahre girse, fahirden git gide gurura sukut eder. Ya divanelik derecesine sukut eder veyahut tarik-i haktan sapar." "Bu meşrepteki şatahat, hubb-u nefisten neş'et ediyor. Çünkü muhabbet gözü, kusuru görmez. Nefsine muhabbeti için, o kusurlu ve liyakatsiz bir cam parçası gibi nefsini bir pırlanta, bir elmas zanneder. Bu nevi içindeki en tehlikeli bir hata şudur ki: Kalbine ilhamî bir tarzda gelen cüz'î manaları 'kelâmullah' tahayyül edip, âyet tabir etmeleridir." Aklı başında olanlar da, fikren, şatahat ehlinin esas-ı akaide münâfi olan manalarını kabul ederlerse hata ederler. Risale-i Nur'da şatahat bulunmaz: Acz, fakr ve kusurdan başka nefsinde bulmayan ve terk-i enâniyet ve uhuvvet esasına dayanan Risale-i Nur tariki daha eslem bir yoldur. Çünkü nefsin şatahat ve bâlâpervâzâne dâvâları bulunmaz ve haddinden fazla geçmez.

Şatahat maddesi Lügat-ı Risale'dendir. Diğer terimler: Lügat-ı Risale.

Okurken kelimeye dokunun, anlamı açılsın

Çevrimdışı indirme, kilit ekranı kontrolleri ve arka planda kesintisiz dinleme için ücretsiz ve reklamsız 3ondokuz uygulamasını indirin.

Uygulamayı İndir