Şe’n

Risale-i Nur terimi

Çoğulu, şuûn, şuûnat. 1. İş, fiil, vak'a, hâdise, hâl, keyfiyet. 2. Görev, bir şeye ait ve lâyık olan şey; belirleyici nitelik (kuvvetin şe'ni tecavüzdür). 3. Kabiliyet, istidad. 4. Cenâb-ı Hakk'ın sıfat-ı kudsiyesinin mebdeleri olan ve onları tahrik ederek tecellîye sevk eden zâtî hassaları. Mesela terahhum ve tahannün birer şe'ndir ki rahmet ve nimeti göstermekle Rahîm ve Mün'im isimlerini cilveye sevk eder. Rahmet ve nimet ise teveddüd, taarrüf şe'nlerini iktiza edip Vedûd ve Mâruf isimlerini tecellîye sevk eder, masnuun bir perdesinde onları gösterir. Teveddüd ve taarrüf ise lütuf ve kerem manalarını tahrik eder, Lâtif ve Kerîm isimlerini, masnuun bazı perdelerinde okutturuyor... "Nasıl ki sehâvetli, âlicenap, müşfik bir zât, güzel bir ziyafeti, gayet fakir ve aç ve muhtaç olanlara vermek için, seyahat eden güzel bir gemisine serer. Kendi de üstünde seyreder. O fukaranın minnettârâne tena'umları ve o aç olanların müteşekkirâne telezzüzleri ve o muhtaç olanların senâkârâne memnuniyetleri, ne derece o kerîm zâtı mesrur ve müferrah eder, ne kadar onun hoşuna gider, anlarsın. İşte, küçücük bir sofranın hakikî mâliki olmayan ve bir tevziat memuru hükmünde olan bir insanın mesruriyeti böyle ise cin ve insi ve hayvânâtı feza-yı âlem denizinde seyir ve seyahat ettiren ve bir sefine-i Rabbâniye olan koca zeminin üstüne bindirip, yüzünde hadsiz envâ-ı mat'umâtı câmi' bir sofrayı serip, bütün zîhayatı küçük bir kahvaltı nev'inde o ziyafete davet etmekle beraber, gayet mükemmel ve bütün envâ-ı lezâizi câmi', sermedî, ebedî bir dâr-ı bekâda cennetleri, herbirisini birer sofra-i nimet ederek hadsiz lezâizi ve letâifi câmi' bir tarzda, nihayetsiz bir zamanda, nihayetsiz muhtaç, nihayetsiz müştak, nihayetsiz ibâdına, hakikî yemek için ziyafet açan bir Rahmân-ı Rahîm'e ait ve tabirinde âciz olduğumuz maânî-i mukaddese-i muhabbeti ve netâic-i rahmeti kıyas edebilirsin." Bütün âlemdeki âsâr-ı san'at ve bütün mahlûkat, herbiri birer eser-i mükemmel olduğundan, Cenâb-ı Hakk'ın şuûnatında, sıfâtında ve esmasında ve ef'âlinde naks ve kusur bulunmadığını ilân ediyor. Zira, eserin kemali bilmüşahede fiilin kemaline, fiilin kemali bilbedâhe ismin kemaline, ismin kemali bizzarure sıfatın kemaline, sıfatın kemali hads-i yakînle şuûnatın kemaline delâlet eder. Şe'nin kemali ise hakkalyakîn bir sûretle Zâtın kemalini gösterir. Binaenaleyh, bir kasrın ve bir sarayın nukuş ve tezyinatındaki mükemmeliyet, sâni ve mühendisin yaptıkları o nakışlar üstünde ve tezyinat altında görünen ef'âlin mükemmeliyetine delâlet eder. Ef'âlin mükemmeliyeti dahi, fâilin taktığı isim ve lâkapların mükemmeliyetini gösterir. Yani, mâhir bir san'atkâr, bilen bir mühendis, hikmetli bir nakkâş gibi... Esmanın mükemmeliyeti, sıfâtın mükemmeliyetine delâlet eder. Yani, ilim, hikmet, san'at, hendese gibi... Sıfâtın mükemmeliyeti, şuûnatın mükemmeliyetini tasrih eder. Yani, üstün bir kabiliyet, iyi bir istidat gibi... Şuûnatın mükemmeliyeti dahi, o nakkaşın şânına münasip bir şekilde mükemmeliyet-i zâtına delâlet eder. Kezalik, kâinatta görünen kusursuz şu meşhud âsârın kemali, hadsî bir müşahedeyle, arkasındaki ef'âlin mükemmeliyetine, ef'âlin kemali de fâilin bilbedahe kemal-i esmasına, esmanın kemali bizzarure sıfâtın kemaline—ki, isimlerin menbaı sıfatlardır—sıfâtın kemali bilyakîn şuûnat-ı zâtiyenin kemaline—ki şuûnat, sıfât-ı kudsiyenin mebadileridirler—şuunatın kemali hakkalyakîn derecesinde Zât-ı Zülcelal'in şân-ı ulvîsine lâyık şekilde kemaline delâlet eder. Kâinatın mecmuunda müşahede edilen bütün kemal ve cemaller Cenâb-ı Hakk'ın kemal ve cemaline nisbeten ancak zayıf ve gayet sönük bir gölgeden ibarettir. Bu meseleyi daha iyi anlayabilmek için "istidat" kavramını anlamamız gerekiyor. Çünkü yukarıdaki örnekten de anlaşılacağı üzere insandaki istidatlar Cenâb-ı Hakk'ın şuunâtına delâlet ederler. İstidat, ruha derc olunan manevi programlardır. Bu programlar da çekirdekler hükmündedir ki, o mahlûk vazife-i fıtriyesinde neler yapabilecek, hangi işe yarayacaksa ona göre (sünbüllenir) neşv ü nemâ bulur (bk. istidat). Herbir istidadın faaliyetle tezahür etmesi, (yani bilkuvve bir kabiliyet ve bir istidadın, fiil ve amel suretine girmesi); bir lezzetten gelir ve bir lezzeti netice verir. Herbir kabiliyet sahibi, bir faaliyetle kabiliyetinin inkişafını lezzetle takip eder. Ve lezzet dahi bir kemale müteveccihtir; belki bir nevi kemaldir. Herbir kemal sahibi, faaliyetle kemâlâtının tezahürünü lezzetle takip eder. İşte bütün faaliyetlerdeki lezzet bu sırdandır. Mesela nasıl ki bir şahıs bir vazife-i fıtriyeyi veyahut bir vazife-i içtimaiyeyi yapsa ve o vazife için hararetli bir surette çalışsa elbette ona dikkat eden anlar ki o vazifeyi ona gördüren iki şeydir: Birisi: Vazifeye terettüp eden maslahatlar, semereler, faidelerdir ki ona "ille-i gaiye" denilir. İkincisi: Bir muhabbet, bir iştiyak, bir lezzet vardır ki hararetle o vazifeyi yaptırıyor ki ona "dâi ve muktazî" tabir edilir. Mesela yemek yemek, iştihadan gelen bir lezzet, bir iştiyaktır ki onu yemeğe sevk eder. Sonra da, yemeğin neticesi, vücudu beslemektir, hayatı idame etmektir. Öyle de, # وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى# şu kâinattaki dehşet-engiz ve hayretnümâ hadsiz faaliyet, iki kısım esma-i İlâhiye'ye istinad ederek iki hikmet-i vâsia içindir ki herbir hikmeti de nihayetsizdir: Birincisi: Cenâb-ı Hakk'ın Esma-i Hüsna'sının had ve hesaba gelmez envâ-ı tecelliyâtı var. Mahlûkatın tenevvüleri, o tecelliyâtın tenevvüünden geliyor. O esma ise daimî bir surette tezahür isterler. Yani nakışlarını göstermek isterler. Yani, nakışların âyinelerinde cilve-i cemallerini görmek ve göstermek isterler. Yani, kâinat kitabını ve mevcudat mektubatını ânen feânen tazelendirmek isterler. Yani, yeniden yeniye mânidar yazmak ve herbir mektubu, Zât-ı Mukaddes ve Müsemmâ-yı Akdes ile beraber bütün zîşuurların nazar-ı mütalâasına göstermek ve okutturmak iktiza ederler. İkincisi: Nasıl ki mahlûkatta faaliyet ve hareket bir iştiha, bir iştiyak, bir lezzetten, bir muhabbetten ileri geliyor. Hattâ denilebilir ki herbir faaliyette bir lezzet nev'i vardır; belki herbir faaliyet bir çeşit lezzettir. (Madem herbir faaliyette böyle sevilir, istenilir bir kemal, bir lezzet vardır.) Ve madem faaliyet bir kemal, bir lezzet, bir cemale işaret eder. Ve madem kemal-i mutlak ve Kâmil-i Zülcelal olan Vâcibü'l-Vücud, zât ve sıfât ve ef'âlinde bütün envâ-ı kemâlâta câmidir. Elbette, o Zât-ı Vâcibü'l-Vücudun vücub-u vücuduna ve kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğnâ-yı zâtîsine ve gınâ-yı mutlakına muvafık bir surette ve kemal-i mutlakına ve tenezzüh-ü zâtîsine münasip bir şekilde, hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve nihayetsiz bir muhabbet-i münezzehesi vardır. Elbette o şefkat-i mukaddeseden ve o muhabbet-i münezzeheden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes vardır. Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürur-u mukaddes vardır. Ve o sürur-u mukaddesten gelen, tabiri caizse, hadsiz bir lezzet-i mukaddese vardır. Ve elbette o lezzet-i mukaddese ile beraber, hadsiz O'nun merhameti cihetiyle, faaliyet-i kudreti içinde, mahlûkatının istidatları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş'et eden, o mahlûkatın memnuniyetlerinden ve kemallerinden gelen, Zât-ı Rahmân ve Rahîm'e ait, tabiri caizse, hadsiz memnuniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır. Mesela mahir bir san'atperver, maharetini göstermeyi sever bir usta, güzel, plâksız konuşan fonoğraf gibi bir san'atı icad ettikten sonra onu kurup tecrübe ediyor, gösteriyor. (Hüner sahibi herbir san'atkâr, san'atını teşhir etmekle ve san'atının tasavvur ettiği tarzda işlemesiyle ve istediği neticeleri vermesiyle iftihar eder) sırrınca o fonoğraf, san'atkârının düşündüğü ve istediği neticeleri en mükemmel bir tarzda gösterse, onun mucidi ne kadar iftihar eder, ne kadar memnun olur, ne derece hoşuna gider, kendi kendine "Bârekâllah" der. İşte, küçücük bir insan, icadsız, sırf surî bir san'atçığıyla, bir fonoğrafın güzel işlemesiyle böyle memnun olsa, acaba bir Sâni-i Zülcelal, koca kâinatı bir musikî, bir fonoğraf hükmünde icad ettiği gibi, zemini ve zemin içindeki bütün zîhayatı ve bilhassa zîhayat içinde insanın başını öyle bir fonoğraf-ı Rabbânî ve bir musika-i İlâhî tarzında yapmış ki hikmet-i beşer, o san'at karşısında hayretinden parmağını ısırıyor. Bütün o masnuat, bütün onlardan matlup neticeleri nihayet derecede ve gayet güzel bir surette gösterdiklerinden ve ibâdât-ı mahsusa ve tesbihat-ı hususiye ve tahiyyât-ı muayyene ile tabir edilen, evâmir-i tekvîniyeye karşı onların itaatleri ve onlardan matlup olan makàsıd-ı Rabbâniye'nin husulünden hâsıl olan ve iftihar ve memnuniyet ve ferahla tabir edemediğimiz maânî-i mukaddese ve şuûn-u münezzehe, o derece âli ve mukaddestir ki bütün ukul-ü beşer ittihad edip bir akıl olsa, yine onların künhüne yetişemez ve ihata edemez. Yine "bilkuvve bir kabiliyet ve bir istidad, fiil ve amel suretine girse; inbisat ile teneffüs eder, bir lezzet verir" sırrınca herbir merhamet sahibi, başkasını memnun etmekten mesrur olur. Herbir şefkat sahibi, başkasını mesrur etmekten memnun olur. Herbir muhabbet sahibi, sevindirmeye lâyık mahlûkları sevindirmekle sevinir. Herbir âlicenap zât, başkasını mes'ut etmekle lezzet alır. Herbir âdil zât, ihkak-ı hak etmek ve müstehaklara ceza vermekte hukuk sahiplerini minnettar etmekle keyiflenir. Bu düsturların herbiri birer kaide-i esasiyedir ki kâinatta ve âlem-i insaniyette cereyan ediyorlar. "Mesela bir hükümdar-ı âdil, ihkak-ı hak için mazlumların hakkını zalimlerden almakla ve fakirleri kavîlerin şerrinden muhafaza etmekle ve herkese müstehak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması, hükümdarlığın ve adaletin bir kaide-i esasiyesi olduğundan, elbette Hâkim-i Hakîm, Adl-i Âdil olan Zât-ı Hayy-ı Kayyûm'un bütün mahlûkatına, hususan zîhayatlara "hukuk-u hayat" tabir edilen şerâit-i hayatiyeyi vermekle; ve hayatlarını muhafaza için onlara cihazat ihsan etmekle; ve zayıfları kavîlerin şerrinden rahîmâne himaye etmekle; ve umum zîhayatlarda, bu dünyada ihkak-ı hak etmek nev'i tamamen ve haksızlara ceza vermek nev'i ise kısmen sırr-ı adaletin icrasından olmakla; ve bilhassa mahkeme-i kübra-yı haşirde adalet-i ekberin tecellîsinden hâsıl olan ve tabirinde âciz olduğumuz şuûnât-ı Rabbâniye ve maânî-i kudsiyedir ki kâinatta bu faaliyet-i daimeyi iktiza ediyor." Zât-ı Rahmânü'r-Rahîm'in, O'na lâyık bir tarzda muhabbet, sevmek gibi, "lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh, mesruriyet-i kudsiye" tabir edilen, izn-i şer'î olmadığından yâd edemediğimiz gayet ulvî, kudsî, güzel, münezzeh, mukaddes bu şuûnâtının herbiri, kâinatta gördüğümüz ve mevcudat mâbeyninde hissettiğimiz aşk ve ferah ve mesruriyetten nihayetsiz derecelerde daha yüksek, daha ulvî, daha mukaddes, daha münezzehtir. Hülâsa, tezyin, tahsin, sun', inâyet, lütuf, kerem, teveddüd, taarrüf, terahhum, tahannün, lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh, mesruriyet-i kudsiye, şevk-i mukaddes, sürur-u mukaddes, memnuniyet-i mukaddese, iftihar-ı mukaddes, muhabbet-i münezzehe, şefkat-i mukaddese ve gazap şuunât-ı İlâhiye'dendir. İnsan hayatında da hissiyat suretinde kaynayan memzuç nakışlar, pek çok esma ve şuûnât-ı zâtiyeye işaret eder, gayet parlak bir surette Hayy-ı Kayyûm'un şuûnât-ı zâtiyesine âyinedarlık eder. Burada şunu da belirtelim ki Risale-i Nur'da rahmâniyet, rahîmiyet, hakîmiyet, âdiliyet gibi masdar ekiyle gelen tâbirler, Cenâb-ı Hakk'ın hem isim, hem fiil, hem sıfat, hem şe'nlerine işaret ederler.

Şe’n maddesi Lügat-ı Risale'dendir. Diğer terimler: Lügat-ı Risale.

Okurken kelimeye dokunun, anlamı açılsın

Çevrimdışı indirme, kilit ekranı kontrolleri ve arka planda kesintisiz dinleme için ücretsiz ve reklamsız 3ondokuz uygulamasını indirin.

Uygulamayı İndir