33-Ahzab@سُورَةُ الْاَحْزَابِ

Hizb-ül Kur'an(Mealli) · Sayfa 74

KitapHizb-ül Kur'an(Mealli)
Sayfa74–75
SeviyeAna bölüm

Hizb-ül Kur'an(Mealli) kitabının "33-Ahzab@سُورَةُ الْاَحْزَابِ" bölümü 74. sayfada başlar. Yukarıdaki okuyucu bu sayfadan açılır; bölümün metni aşağıda basılı nüsha görünümüyle verilmiştir. Kitabın tamamı: Hizb-ül Kur'an(Mealli).

قُلْ يَتَوَفّٰيكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذ۪ى وُكِّلَ بِكُمْ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ۟﴿١١﴾

11. De ki: “Sizin canınızı, size görevlendirilen ölüm meleği alır. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”

“Ey esbab-perest gafil! Esbab, bir perdedir. Çünki izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i Samedâniyedir. Çünki tevhid ve celâl öyle ister ve istiklali iktiza eder. Sultan-ı Ezelî’nin memurları, saltanat-ı rububiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o Rubûbiyyetin temâşâger nâzırlarıdırlar. (…) Hazret-i Azrail Aleyhisselam, Cenab-ı Hakk’a demiş ki: ‘Kabz-ı ervah vazifesinde senin ibadın benden şekva edecekler, benden küsecekler.’ Cenab-ı Hak lisan-ı hikmetle ona demiş ki: ‘Seninle ibadımın ortasında, musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ şekvaları onlara gidip senden küsmesinler.’ İşte bak, nasıl hastalıklar perdedir; ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler ve kabz-ı ervahta hakikat olarak olan hikmet ve güzellik, Azrail Aleyhisselâm’ın vazifesine mütealliktir Öyle de: Hazret-i Azrail dahi bir perdedir. Kabz-ı ervahda zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münasip düşmeyen bazı hâlâta merci olmamak için, o memuriyete bir nâzır ve Kudret-i İlâhiyyeye bir perdedir.” (S., Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam, Birinci Lem’a, s.293)

اَوَ لَمْ يَرَوْا اَنَّا نَسُوقُ الْمَٓاءَ اِلَى الْاَرْضِ الْجُرُزِ فَنُخْرِجُ بِه۪ زَرْعًا تَاْكُلُ مِنْهُ اَنْعَامُهُمْ وَاَنْفُسُهُمْۜ اَفَلَا يُبْصِرُونَ﴿٧٢﴾

27. Görmediler mi; gerçekten biz, suyu kupkuru yere gönderiyoruz da onunla ekin çıkarıyoruz; ondan da hayvanları ve kendileri yiyor. Hâlâ görmüyorlar mı?

“Hayat, Zât-ı Zülcelâl’in en parlak bir bürhan-ı vahdeti ve en büyük bir maden-i nimeti ve en latif bir tecelli-i merhameti ve en hafî ve bilinmez bir nakş-ı nezih-i san’atıdır. Evet, hafî ve dakiktir. Çünki enva’-ı hayatın en ednası olan hayat-ı nebat ve o hayat-ı nebatın en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak neşv ü nema bulması, o derece zahir ve kesrette ve mebzuliyette, ülfet içinde, zaman-ı Âdem’den beri hikmet-i beşeriyenin nazarında gizli kalmıştır. Hakikatı, hakikî olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş. Hem hayat, o kadar nezih ve temizdir ki; iki vechi, yani mülk ve melekûtiyet vecihleri temizdir, pâktır, şeffaftır. Dest-i kudret, esbabın perdesini vaz’etmeyerek, doğrudan doğruya mübaşeret ediyor. Fakat, sair şeylerdeki umûr-u hasiseye ve kudretin izzetine uygun gelmeyen nâpâk keyfiyat-ı zahiriyeye menşe’ olmak için esbab-ı zâhiriyeyi perde etmiştir.” (S., Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Maksad, Birinci Esas, s.507) “İ’lem Eyyühel-Aziz! Mâdemki her şeyin Allah’dan olduğunu bilirsin ve ona iz’anın vardır. Zararlı menfaatli her şeyi tahsin ve hüsn-ü rıza ile kabul etmek lâzımdır. Ve illâ, gaflete düşmeye mecbur olursun. Bunun için esbab-ı zahiriye vaz’edilmiş ve gözlere de gaflet perdesi örtülmüştür. Kâinat hâdiselerinden insanın heva ve hevesine muhalif olan kısım, muvafık olan kısımdan daha çoktur. Eğer heva sahibi, bu esbab-ı zahiriyeyi görüp Müsebbib-ül Esbab’dan gaflet etmese itirazlarını tamamen Allah’a tevcih eder.” (MN., Şule, s.236)

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْفَتْحُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ﴿٨٢﴾

28. “Eğer doğru söylüyorsanız, bu fetih ne zaman?” derler.

قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لَايَنْفَعُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا ا۪يمَانُهُمْ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ﴿٩٢﴾

29. De ki: “Fetih (hüküm) günü kâfirlere imanları fayda vermez ve onlar(ın yüzlerin)e bakılmaz da.”

فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَانْتَظِرْ اِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ﴿٠٣﴾

30. Artık onlardan yüz çevir ve bekle. Şüphesiz onlar da bekliyorlar.

مِنْ سُورَةُ الْاَحْزَابِ

33. AHZAB SÛRESİ’NDEN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

يَٓا اَيُّهَا النَّبِىُّ اتَّقِ اللّٰهَ وَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يمًا حَك۪يمًاۙ﴿١﴾

1. Ey Peygamber! Allah’tan kork, kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah, her şeyi bilen, hikmet sahibidir.

وَاتَّبِعْ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرًاۙ﴿٢﴾

2. Rabbinden sana vahyolunana tabi ol. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً﴿٣﴾

3. Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.

“İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir. ‘Tevekkeltü alallah’ der, sefine-i hayatta kemal-i emniyetle hâdisatın dağlarvari dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra saadet-i ebediyeye girmek için Cennet’e uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i safilîne çeker.” “Demek iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-i fiilî telakki ederek; müsebbebatı yalnız Cenab-ı Hak’tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve O’na minnettar olmaktan ibarettir.” (S., Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas, Üçüncü Nokta, s.314) “Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcudat seni bırakıp fena yolunda ademe giderse, eğer zîhayatlar senden müfarakat edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terkedip mezaristana girerse, eğer ehl-i gaflet ve dalalet seni dinlemeyip zulümata düşerse, merak etme! De ki: ‘Cenab-ı Hak bana kâfidir. Madem o var, herşey var. Ve o halde, o gidenler ademe gitmediler. Onun başka memleketine gidiyorlar. Ve onların bedeline o Arş-ı Azîm sahibi, nihayetsiz cünud u askerinden başkalarını gönderir. Ve mezaristana girenler mahvolmadılar, başka âleme gidiyorlar. Onların bedeline başka vazifedarları gönderir. Ve dalalete düşenlere bedel, tarîk-ı hakkı takib edecek muti’ kullarını gönderebilir Madem öyledir O, herşeye bedeldir. Bütün eşya, bir tek teveccühüne bedel olamaz.’ de.” (L., On Birinci Lem’a, Dördüncü Nükte, s.52)

اِنَّ الْمُسْلِم۪ينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِت۪ينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِق۪ينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِر۪ينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِع۪ينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّق۪ينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّٓائِم۪ينَ وَالصَّٓائِمَاتِ وَالْحَافِظ۪ينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِر۪ينَ اللّٰهَ كَث۪يرًا وَالذَّاكِرَاتِ اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْرًا عَظ۪يمًا﴿٥٣﴾

35. Şüphesiz Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, itaat eden erkekler ve itaat eden kadınlar, sadık erkekler ve sadık kadınlar, sabırlı erkekler ve sabırlı kadınlar, mütevâzi erkekler ve mütevâzi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, namuslarını muhafaza eden erkekler ve (namuslarını) muhafaza eden kadınlar ve Allah’ı çokça zikreden erkekler ve zikreden kadınlar, (işte) onlar için Allah, bir bağış (mağfiret) ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.

“Cenâb-ı Hak, Peygamber (asm)’in hanımlarını açıkça zikredince, Müslüman kadınlardan bir kısmı onlara uğradı. Dediler ki: ‘Sizin isminiz Allah tarafından zikredildi; bizimki zikredilmedi. Eğer bizde bir hayır bulunsaydı, bizimde ismimiz zikredilirdi.’ Bunun üzerine bu âyet indirildi.” (KMM., Ahzâb Suresi 35.âyet açıklaması, s.421)
Sayfa 75

مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَل۪يمًا۟﴿٠٤﴾

40. Muhammed, erkeklerinizden bir kimsenin babası değildir. Ancak O, Allah’ın Resul’ü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyle bilendir.

“Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı veya ‘Veledim’ hitabına mazhar olan Zeyd, izzetli zevcesini kendine küfüv bulmadığı için tatlik etmiş. Allah’ın emriyle Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış. Âyet der: ‘Peygamber size evlâdım dese, risalet cihetiyle söyler. Şahsiyet itibariyle pederiniz değil ki, aldığı kadınlar ona münasip düşmesin.’ (…) Peder nazarı, zevc nazarına inkılab edemediğinden; kız nazarı da zevce nazarına kolayca değişme-diğinden, efkâr-ı âmmede Peygamber (A.S.M.), mü’minlerin kızlarını alması şu sırra uygun gelmediğinden Kur’an der: ‘Peygamber (A.S.M.), merhamet-i İlâhiye nazarıyla size şefkat eder, pederâne muamele yapar. Risalet namına siz O’nun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsiyet-i insaniyet itibariyle pederiniz değildir ki, sizden zevce alması münasib düşmesin.’ ”(S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Üçüncü Şua, Üçüncü Cilve, s.413. Ayrıca bk. M., Yedinci Mektub, s.28)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَث۪يرًاۙ﴿١٤﴾

41. Ey iman edenler, Allah’ı çok zikredin.

“İ’lem Eyyühel-Aziz! Kelime-i Tevhid’in tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbublardan yüzünü çevirtmektir. Maahaza, zâkir olan zâtta bulunan hasse ve latifelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işaret olduğu gibi; onların da onlara münasib şerikleriyle olan alâkalarını kesmek içindir.” “İ’lem Eyyühel-Aziz! Tohum olacak bir habbenin kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sünbüllenip neşv ü nema bulamaz; ölür gider. Kezalik ene ile tabir edilen enaniyetin kalbi, Allah Allah zikrinin şua ve hararetiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Hâlık-ı Semavat ve Arz’a isyan edemez. O zikr-i İlahî sayesinde, ene mahvolur.” (MN., Hubab, s.88 ve 103; Habbe, s.129)

وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً﴿٢٤﴾

42. Ve O’nu, sabah akşam tesbih edin.

هُوَ الَّذ۪ى يُصَلّ۪ى عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا﴿٣٤﴾

43. O ki, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size rahmet eder, melekleri de. O, müminleri çok esirgeyicidir.

يَٓا اَيُّهَا النَّبِىُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًاۙ﴿٥٤﴾

45. Ey Peygamber! Gerçekten biz seni bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.

وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ بِاِذْنِه۪ وَسِرَاجًا مُن۪يرًا﴿٦٤﴾

46. Ve O’nun izni ile Allah’a bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.

“Arkadaş! Şu zât-ı nuranî (A.S.M.), mürşid-i imanî, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bak nasıl neşrettiği hakikatın nuruyla, hakkın ziyasıyla, nev’-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şeklini değiştirerek nuranî bir şekle sokmuştur. Evet, O zâtın nuranî gözlüğüyle kâinata bakılmazsa, kâinat bir mâtem-i umumî içinde görünecekti. Bütün mevcudat birbirine karşı ecnebi ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemâdat, birer cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytam gibi zeval ve firakın korkusundan vaveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinata, harekâtıyla, tenevvüüyle ve tegayyüratıyla, nukuşuyla tesadüfe bağlı bir oyuncak nazarıyla bakılacaktı. Bilhâssa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelil ve hakir olacaklardı... “Arkadaş! O hutbe-i ezeliyeyi okuyan zât, kâinatın kemalâtını keşfeden canlı bir güneştir. Saadet-i ebediyeyi ihbar ve tebşir ediyor. Nihayetsiz rahmeti keşfetmiş, ilân ediyor. Saltanat-ı Rubûbiyetin mehâsininin dellâlı ve esma-i İlâhiyenin gizli definelerinin keşşafıdır.” (MN., Reşhalar Beş ve Altıncı Reşha, s.24 ve 25)

وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلاً كَب۪يرًا﴿٧٤﴾

47. Mü’minlere, Allah’tan kendilerine büyük bir lütuf olduğunu müjdele.

“İşte böyle bir zamanda en lüzumlu, en ehemmiyetli, en birinci vazife imanı kurtarmak olduğundan; bu zamana ve bu seneye bakan beşaret-i Kur’aniye ve فَضْلاً كَبِيراً *... âyetlerin müjdesi en büyük bir fütuhat suretinde Risalet-in Nur’un mânevî fütuhat-ı imâniyesini gösteriyor.” “Evet bir adamın imanı, ebedî ve dünya kadar bir mülk-ü bâkinin anahtarı ve nurudur. Öyle ise, imanı tehlikeye maruz her adama, bütün küre-i arzın saltanatından daha faideli bir saltanat, bir fütuhat kazandıran Risalet-in Nur; elbette bu âyetlerin, bu asırda, bu beşaretlerinin kasdî bir medar-ı nazarlarıdır.” (KL., s.22)

وَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَدَعْ اَذٰيهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً﴿٨٤﴾

48. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. (Onların) Eziyetlerini bırak (aldırış etme) ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak (sana) Allah yeter.

اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰٓئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّۜ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْل۪يمًا﴿٦٥﴾

56. Şüphesiz Allah ve melekleri, Peygambere salat ederler. Ey iman edenler; siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle selâm edin.

“İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazine-i nur buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi: Rahmetin en parlak bir misali ve mümessili ve o rahmetin en beliğ bir lisanı ve dellâlı olan ve Rahmeten lil-âlemîn ünvanıyla Kur’anda tesmiye edilen Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten lil-âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesile ise: Salâvattır. Evet salavatın manası, rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete rahmet duası olan salâvat ise, O Rahmeten lil-âlemîn’in vusulüne vesiledir. Öyle ise sen salavatı kendine, O Rahmeten lil-âlemîn’e ulaşmak için vesile yap ve O zâtı da rahmet-i Rahman’a vesile ittihaz et. Umum ümmetin Rahmeten lil-âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle rahmet mânâsıyla salâvat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymetdar bir hediye-i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir surette isbat eder.” (L., On Dördüncü Lem’a sonu, s.102) “Evet, münacat-ı Ahmediye (a.s.m.) zamanından şimdiye kadar bütün ümmetin bütün salâtları ve salâvatları O’nun duasına bir âmin-i daimî ve bir iştirak-i umumîdir. Hattâ O’na getirilen herbir salâvat dahi, O’nun duasına birer âmindir. Ve ümmetinin herbir ferdi, herbir namazın içinde O’na salât ve selâm getirmek ve kametten sonra Şafiîlerin O’na dua etmesi, O’nun saadet-i ebediye hususundaki duasına gayet kuvvetli ve umumî bir âmindir. İşte, bütün beşerin fıtrat-ı insaniyet lisan-ı haliyle, bütün kuvvetiyle istediği beka ve saadet-i ebediyeyi, o nev-i beşer namına zat-ı Ahmediye (a.s.m.) istiyor ve beşerin nuranî kısmı, O’nun arkasında âmin diyorlar. Acaba hiç mümkün müdür ki, şu dua kabule karîn olmasın?” (S., Onuncu Söz, Beşinci Hakikat, Haşiye2, s.70)

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ فِى الدُّنْيَا وَاْلاٰخِرَةِ وَاَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا مُه۪ينًا﴿٧٥﴾

57. Şüphesiz Allah’a ve Resul’üne eziyet edenlere, Allah dünyada da ahirette de lanet etmiş ve onlar için aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.

Sayfa 74   Okuyucuda devam et

Hizb-ül Kur'an(Mealli) uygulamada, çevrimdışı

Çevrimdışı indirme, kilit ekranı kontrolleri ve arka planda kesintisiz dinleme için ücretsiz ve reklamsız 3ondokuz uygulamasını indirin.

Uygulamayı İndir