36-Yâsin@سُورَةُ يٰسٓ
Hizb-ül Kur'an(Mealli) · Sayfa 80
Hizb-ül Kur'an(Mealli) kitabının "36-Yâsin@سُورَةُ يٰسٓ" bölümü 80. sayfada başlar. Yukarıdaki okuyucu bu sayfadan açılır; bölümün metni aşağıda basılı nüsha görünümüyle verilmiştir. Kitabın tamamı: Hizb-ül Kur'an(Mealli).
وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ٓى اَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَۜ اِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌۙ﴿٤٣﴾
34. Cennet’te “Bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamdolsun. Şüphesiz Rabbimiz elbette çok bağışlayıcı, çok karşılık verendir!” derler.
اَلَّذ۪ٓى اَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِنْ فَضْلِه۪ۚ لَايَمَسُّنَا ف۪يهَا نَصَبٌ وَلَا يَمَسُّنَا ف۪يهَا لُغُوبٌ﴿٥٣﴾
35. “O (Allah) ki, bizi lütfundan ikamet yurduna (Cennet’e) kondurdu. Orada bize bir yorgunluk dokunmaz ve orada bize bir usanç da gelmez.”
قُلْ اَرَاَيْتُمْ شُرَكَٓاءَكُمُ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اَرُون۪ى مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْاَرْضِ اَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِى السَّمٰوَاتِۚ اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَابًا فَهُمْ عَلٰى بَيِّنَتٍ مِنْهُۚ بَلْ اِنْ يَعِدُ الظَّالِمُونَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا اِلَّا غُرُورًا﴿٠٤﴾
40. De ki: Allah’tan başka taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Bana gösterin; yerden ne yarattılar? Yoksa onların göklerde ortaklığı mı var? Yoksa onlara bir kitap verdik de, onlar ondan dolayı bir delil üzerindeler mi? Hayır! O zalimler birbirine, ancak aldatmaca vaadediyorlar.
اِنَّ اللّٰهَ يُمْسِكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ اَنْ تَزُولَاۚ وَلَئِنْ زَالَتَٓا اِنْ اَمْسَكَهُمَا مِنْ اَحَدٍ مِنْ بَعْدِه۪ۜ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا﴿١٤﴾
41. Şüphesiz Allah, yeri ve gökleri, zeval bulmalarından (nizamları bozulmasın diye) tutuyor. Eğer zeval bulurlarsa, O’ndan sonra onları hiçbir kimse tutamaz. Gerçekten O, çok yumuşak, çok bağışlayıcıdır.
“Bu kâinatın Hâlik-ı Zülcelâli, Kayyûm’dur. Yani; bizâtihî kaimdir, daimdir, bâkidir. Bütün eşya O’nunla kaimdir, devam eder.. ve vücudda kalır, beka bulur. Eğer kâinattan bir dakikacık olsun o nisbet-i Kayyûmiyet kesilse, kâinat mahvolur...” “… Şu kâinattaki ecrâm-ı semaviyenin kıyamları, devamları, bekaları; sırr-ı Kayyûmiyetle bağlıdır. Eğer o cilve-i Kayyûmiyet bir dakikada yüzünü çevirse, bir kısmı Küre-i Arz’dan bin defa büyük milyonlarla küreler, feza-yı gayr-ı mütenahî boşluğunda dağılacak, birbirine çarpacak, ademe dökülecekler.” (L., Otuzuncu Lem’a, Altıncı Nükte, Bir ve İkinci Şua, s.341 ve 344)
مِنْ سُورَةُ يٰسٓ
36. YASİN SÛRESİ’NDEN
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
يٰسٓ﴿١﴾
1. Ya. Sin.
(bk. Bakara Suresi 1. âyet açıklaması, s.2)
وَالْقُرْاٰنِ الْحَك۪يمِۙ﴿٢﴾
اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَۙ﴿٣﴾
عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍۜ﴿٤﴾
2-4. Hikmet dolu Kur’an’a andolsun ki, gerçekten sen, elbette doğru bir yol üzerine gönderilenlerdensin.
“Yani, ‘Hikmetli Kur’ana kasem ederim. Sen Resullerdensin.’ Şu kasem işaret eder ki, Risaletin hücceti o derece yakînî ve haktır ki, hakkaniyette makam-ı ta’zim ve hürmete çıkmış ki, onunla kasem ediliyor. İşte şu işaret ile der: ‘Sen Resûlsün. Çünki senin elinde Kur’an var. Kur’an ise, haktır ve Hakk’ın kelâmıdır. Çünki içinde hakikî hikmet, üstünde sikke-i i’câz var.’ ” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.382. Ayrıca bk. M., Yirmi Dokuzuncu Mektub, Birinci Kısım, s.389) “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hilkaten en mutedil bir vaziyette ve en mükemmel bir surette halkedildiğinden, harekât ve sekenatı, itidal ve istikamet üzerine gitmiştir. Siyer-i Seniyesi, kat’î bir surette gösterir ki: Her hareketinde istikamet ve itidal üzere gitmiş, ifrat ve tefritten içtinab etmiştir. Evet Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, فَاسْتَقِمْ كَمآاُمِرْتَ emrini tamamıyla imtisal ettiği için, bütün ef’al ve akval ve ahvalinde istikamet, kat’î bir surette görünüyor.” (L., On Birinci Lem’a, On Birinci Nükte, Üçüncü Mes’ele, s.60)
تَنْز۪يلَ الْعَز۪يزِ الرَّح۪يمِۙ﴿٥﴾
5. (Bu Kur’an) mutlak galip, çok esirgeyen (Allah)ın indirmesidir.
لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَٓا اُنْذِرَ اٰبَٓاوُ۬ٔهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ﴿٦﴾
6. Ataları uyarılmayan; bu yüzden gafil (kalan) bir kavmi uyarman için (indirilmiştir).
لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلٰٓى اَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَايُؤْمِنُونَ﴿٧﴾
7. Andolsun, gerçekten söz (azap) çoklarına hak oldu; artık onlar iman etmezler.
اِنَّا جَعَلْنَا ف۪ٓى اَعْنَاقِهِمْ اَغْلَالاً فَهِىَ اِلَى الْاَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ﴿٨﴾
8. Gerçekten biz, onların boyunlarına tasmalar geçirdik; onlar çenelere kadar indiği için, başları yukarı kalkmıştır.
وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَاَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَايُبْصِرُونَ﴿٩﴾
9. Onların önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları sardık; artık onlar görmezler.
“Ebu Cehil yemin etmiş ki: ‘Ben, secdede Muhammed’i görsem,bu taşla onu vuracağım!’ Büyük bir taş alıp gitmiş. Secdede gördüğü vakit kaldırıp vurmakta iken, elleri yukarıda kalmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namazı bitirdikten sonra kalkmış, Ebu Cehil’in eli çözülmüş. O ise; ya Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın müsaadesiyle veyahut ihtiyaç kalmadığından çözülmüş.” “Hem yine Ebû Cehil kabîlesinden -bir tarîkte- Velid İbn-i Mugire, yine Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı vurmak için, büyük bir taşı alıp secdede iken vurmaya gitmiş; gözü kapanmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı Mescid-i Haram’da görmedi, geldi. Onu gönderenleri de görmüyordu, yalnız seslerini işitiyordu. Tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namazdan çıktı, ihtiyaç kalmadığından, onun gözü de açıldı.” (M., On Dokuzuncu Mektub, On Beşinci İşaret, Üçüncü Şube, s.160)
وَسَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَايُؤْمِنُونَ﴿٠١﴾
10. Onları uyarsan da uyarmasan da (onlar için) birdir; iman etmezler.
اِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِىَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِۚ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَاَجْرٍ كَر۪يمٍ﴿١١﴾
11. Sen ancak zikre (Kur’ an’a) tabi olan ve görmeden Rahman’dan korkanı uyarırsın. Öyle ise onu, bir bağışlanma ve değerli bir mükâfat ile müjdele.
اِنَّا نَحْنُ نُحْيِى الْمَوْتٰى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَاٰثَارَهُمْۜ وَكُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓى اِمَامٍ مُب۪ينٍ۟﴿٢١﴾
12. Gerçekten biz ölüleri diriltiriz; önden gönderdiklerini ve eserlerini yazarız. Biz her şeyi apaçık bir kitapda (Levh-i Mahfuz’da) saydık (tesbit ettik).
وَكُلَّ شَيْءٍاَحْصَيْنَاهُ فِى اِمَامٍ مُبِينَ *.. gibi âyetlerin ifade ettikleri ki, ‘Bütün eşya, bütün ahvaliyle vücuda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılır ve yazılıyor.’ demek olan hakikat-ı âliyesine kanaat getirmek için Nakkaş-ı Zülcelâl, rûy-i zeminin sahifesinde, her mevsimde, bâhusus baharda değiştirdiği nihayetsiz muntazam mahlûkatın fihriste-i vücudlarını, tarihçe-i hayatlarını, desatir-i hareketlerini; çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde manevî bir surette derc ve muhafaza ettiğini ve zevalden sonra semerelerinde aynen kalem-i kaderiyle, manevî bir tarzda basit tohumcuklarında yazdığını, hattâ her geçici baharda, yaş-kuru ne varsa, mahdud zerrecikler ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda, kemal-i intizam ile muhafaza ettiğini nazar-ı şuhuda gösteriyoruz.” (S., On Dördüncü Söz, İkinci Mes’ele, s.164) “Evet, şu kâinat kitabının manzum mektubatı ve mevzun âyâtı şehadet eder ki, herşey yazılıdır. Amma vücudundan evvel herşey mukadder ve yazılı olduğuna delil, bütün mebadi ve çekirdekler ve mekadîr ve suretler, birer şahiddir. Zira herbir tohum ve çekirdekler, ‘Kâf-Nun’ tezgâhından çıkan birer latif sandukçadır ki, kaderle tersim edilen bir fihristecik, ona tevdi edilmiştir ki; kudret, o kaderin hendesesine göre zerratı istihdam edip, o tohumcuklar üstünde koca mu’cizat-ı kudreti bina ediyor. Demek bütün ağacın başına gelecek bütün vâkıatı ile çekirdeğinde yazılı hükmündedir. Zira tohumlar maddeten basittir, birbirinin aynıdır, maddeten bir şey yoktur.” (S., Yirmi Altıncı Söz, Üçüncü Mebhas, 469)
وَاٰيَةٌ لَهُمُ الْاَرْضُ الْمَيْتَةُۚ اَحْيَيْنَاهَا وَاَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَاْكُلُونَ﴿٣٣﴾
33. Ölü yer, onlar için bir ibrettir. Biz onu dirilttik ve ondan tane çıkardık; ondan yiyorlar.
وَجَعَلْنَا ف۪يهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا ف۪يهَا مِنَ الْعُيُونِۙ﴿٤٣﴾
34. Onda hurmalıklardan ve bağlardan bahçeler yarattık ve onda pınarlar akıttık.
(bk. Nahl Suresi 11.âyet açıklaması, s.63 ve S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Şua, Dördüncü Lem’a, s.396)
لِيَاْكُلُوا مِنْ ثَمَرِه۪ۙ وَمَا عَمِلَتْهُ اَيْد۪يهِمْۜ اَفَلَا يَشْكُرُونَ﴿٥٣﴾
35. Meyvesinden ve bunlardan ellerinin imâl ettiği şeylerden yemeleri için. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
“Hâlik-ı Rahmân’ın, ibâdından istediği en mühim iş, şükürdür. Furkan-ı Hakîm’de gayet ehemmiyetle şükre dâvet eder. Ve şükür etmemekliği, nimetleri tekzib ve inkâr suretinde gösterip فَبِاَىِّ الآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ fermanıyla, Sure-i Rahman’da şiddetli ve dehşetli bir surette otuzbir defa şu âyetle tehdid ediyor. Şükürsüzlüğün, bir tekzib ve inkâr olduğunu gösteriyor.” “... Şükrün mikyâsı; kanattır ve iktisattır ve rızâdır ve memnuniyettir.. Şükürsüzlüğün mîzanı; hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram helâl demeyip rastgeleni yemektir. ” (M., Yirmi Sekizinci Mektub, Beşinci Risale -Şükür Risalesi-, s.364, 366)
سُبْحَانَ الَّذ۪ى خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ وَمِنْ اَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَايَعْلَمُونَ﴿٦٣﴾
36. Yerin bitirdiğinden, insanoğlunun kendi nefislerinden ve bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan O Zât, münezzehtir.
وَاٰيَةٌ لَهُمُ الَّيْلُۚ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَاِذَا هُمْ مُظْلِمُونَۙ﴿٧٣﴾
37. Gece onlar için bir ibrettir; ondan gündüzü soyarız da; birden onlar karanlığa girerler.
وَالشَّمْسُ تَجْر۪ى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَاۜ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِۜ﴿٨٣﴾
38. Güneş de kendi karargahı (yörüngesi) içinde akar. Bu, mutlak galip, her şeyi bilenin takdiridir.
“Meselâ Güneşe der: ‘Döner bir siracdır, bir lâmbadır.’ Zira Güneşten, Güneş için, mahiyeti için bahsetmiyor. Belki bir nevi intizamın zenbereği ve nizamın merkezi olduğundan, intizam ve nizam ise Sâni’in âyine-i mârifeti olduğundan bahsediyor. Evet der: اَلشَّمْسُ تَجْرِى ‘Güneş döner.’ Bu döner tabiriyle; kış yaz, gece gündüzün deveranındaki muntazam tasarrufat-ı kudreti ihtar ile azamet-i Sâni’i ifham eder. İşte bu dönmek hakikatı ne olursa olsun, maksud olan ve hem mensuc, hem meşhud olan intizama tesir etmez.” (S., On Dokuzuncu Söz, s.244) “Hem Şemse, kendi mihveri üstünde cazibe denilen manevî ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadîr-i Zülcelal’in emriyle döndürüp, o seyyaratı o manevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve Güneşi bütün seyyaratıyla sâniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür’atle, bir tahmine göre ‘Herkül Burcu’ tarafına veya Şems-üş Şümus canibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed Sultanı olan Zât-ı Zülcelâl’in kudretiyle ve emriyledir. Güya haşmet-i Rubûbiyetini göstermek için, bu emirber neferleri hükmünde olan manzume-i şemsiye ordusu ile bir manevra yaptırır.” (S., Otuz Üçüncü Söz, Yirmi Birinci Pencere, s.673. Ayrıca bk. S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, s.377)
وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَكَالْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ﴿٩٣﴾
39. Ay’a da menziller (yörüngeler) takdir ettik. Sonunda O, eski hurma salkımının çöpü gibi (hilâl olur da geri) döner.
“Evet, Kamer’in takdîri ve tedvîri ve tedbîr ve tenvîri ve zemine ve Güneş’e karşı gayet dakik bir hesabla vaziyetleri, o kadar hayret-feza, o derece hârikadır ki, onu öyle tanzim eden ve takdir eden bir Kadîr’e hiçbir şey ağır gelmez. ‘Onu öyle yapan her şey’i yapabilir’ fikrini, temaşa eden herbir zîşuura ders verir. Hem öyle bir tarzda Güneş’i takib ediyor ki; bir sâniye kadar yolunu şaşırmıyor, zerre kadar vazifesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فِى صُنْعِهِ اَلْعُقُولُ dedirtiyor.” (M., Üçüncü Mektub, s.16. Ayrıca bk. S., Yirmi Beşinci Söz, s.376; MN., Onuncu Risale, s.218)
لَاالشَّمْسُ يَنْبَغ۪ى لَهَٓا اَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا الَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِۜ وَكُلٌّ ف۪ى فَلَكٍ يَسْبَحُونَ﴿٠٤﴾
40. Güneş’in Ay’a yetişmesi yaraşmaz; gece de gündüzü geçemez. Bunların her biri bir yörüngede yüzerler.
Hizb-ül Kur'an(Mealli) uygulamada, çevrimdışı
Çevrimdışı indirme, kilit ekranı kontrolleri ve arka planda kesintisiz dinleme için ücretsiz ve reklamsız 3ondokuz uygulamasını indirin.
Uygulamayı İndir