61-Sâff
Hizb-ül Kur'an(Mealli) · Sayfa 120
Hizb-ül Kur'an(Mealli) kitabının "61-Sâff" bölümü 120. sayfada başlar. Yukarıdaki okuyucu bu sayfadan açılır; bölümün metni aşağıda basılı nüsha görünümüyle verilmiştir. Kitabın tamamı: Hizb-ül Kur'an(Mealli).
لَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَاَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْم۪يزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِۚ وَاَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ ف۪يهِ بَاْسٌ شَد۪يدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِۜ اِنَّ اللّٰهَ قَوِىٌّ عَز۪يزٌ۟﴿٥٢﴾
25. Andolsun, gerçekten peygamberlerimizi kesin delillerle gönderdik ve onlarla beraber kitabı ve teraziyi (nizamı) indirdik ki, insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye. Biz demiri de indirdik; onda çetin bir sertlik ve insanlar için faydalar vardır. Ve (bunu yaptık ki) Allah, görmeden kendine ve peygamberlerine kim yardım ediyor, bilsin diye. Şüphesiz Allah, pek güçlüdür, mutlak galiptir.
“Sual: Deniliyor ki: Demir yerden çıkıyor; yukarıdan inmiyor ki اَنْزَلْنَا denilsin. Neden أخْرَجْنَا dememiş; zâhiren muvâfık görülmeyen اَنْزَلْنَا demiş? “Elcevap: Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, اَنْزَلْنَا kelimesiyle, demirdeki azîm ve çok ehemmiyetli nimet cihetini ihtar etmek için اَنْزَلْنَا demiş. Çünkü yalnız demirin zâtını nazara vermiyor ki, ‘ihrac’ desin. Belki demirdeki nimet-i azîmeyi ve nev-i beşerin demire ne derece muhtaç olduğunu ihtar içindir. Nimet ciheti ise aşağıdan yukarıya çıkmıyor, belki rahmet hazinesinden geliyor. Rahmet hazinesi elbette âlî, yukarı ve mânen yüksek mertebededir. Elbette nimet yukarıdan aşağıyadır ve muhtaç olan beşerin mertebesi aşağıdadır. Elbette in'âm, ihtiyâcın mâfevkindedir. Onun için, nimetin hazine-i rahmetten beşerin ihtiyâcına imdâd için gelmesinin hak tâbiri, اَنْزَلْنَا dır. ‘İhrac’ değildir.” (OL., Yirmi Sekizinci Lem’a, Dördüncü Nükte, s. 615)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَاٰمِنُوا بِرَسُولِه۪ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِه۪ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِه۪ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌۙ﴿٨٢﴾
28. Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve Peygamberine iman edin ki, size rahmetinden iki pay versin; size, onunla yürüyeceğiniz bir nur versin ve sizi bağışlasın. Allah, çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.
“Sûre-i Hadid’de وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ Yâni: ‘Karanlıklar içinde size bir nur ihsan edeceğim ki o nur ile doğru yolu bulup onda gidesiniz.’ Lillahilhamd Risale-i Nur bu kudsî ve küllî manasının parlak bir ferdi olduğu gibi نُورًا deki tenvin ن sayılmak cihetiyle bin üçyüz onsekiz (1318) adediyle Resail-in Nur müellifi tedristen, te’lif vazifesine ve mücahidane seyahata başladığı zamanın beş sene evvelki zamanına ve çok âyetlerin işaret ettikleri bin üçyüz onaltı (1316) tarihindeki mühim bir inkılab-ı fikrîden iki sene sonraki zamana tevafuk eder ki; o zaman istihzarat-ı Nuriyeye başladığı aynı tarihtir. İşte şu nurlu âyet, hem manaca hem cifirce tevafuku ise, umum vücuhu ayn-ı şuur olan Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’da elbette ittifakî ve tesadüfî olamaz.” (Ş., Birinci Şua, Altıncı Âyet, s.698)
مِنْ سُورَةُ الْحَشْرِ
59. HAŞR SÛRESİ’NDEN
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَاقَدَّمَتْ لِغَدٍۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ﴿٨١﴾
18. Ey iman eden kimseler! Allah’tan korkun. Her nefis, yarın için önden ne göndermişse ona baksın. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ﴿٩١﴾
19. Allah’ı unutup da, Allah’ın da kendilerine nefislerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar, evet onlar fasıklardır.
“İşte dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı, bir endam âyinesidir. Şu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususî dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir. Hayatımız bir kalem.. onunla sahife-i a’malimize geçecek çok şeyler yazılıyor. Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki: Dünyamız hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi zâil, fâni, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o hususî dünyamız âyine olduğu ve temsil ettiği güzel nukuş-u esma-i İlahiyeye döner; ondan, cilve-i esmaya intikal eder. Hem o hususî dünyamız, âhiret ve Cennet’in muvakkat bir fidanlığı olduğunu derkedip, ona karşı şedid hırs ve taleb ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve semeresi ve sünbülü olan uhrevî fevaidine çevirsek, o vakit o mecazî aşk, hakikî aşka inkılab eder. Yoksa نَسُوا اللهَ فَاَنْسَيهُمْ اُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevalini düşünmeyerek, hususî kararsız dünyasını, aynı umumî dünya gibi sabit bilip, kendini lâyemut farzederek dünyaya saplansa, şedid hissiyat ile ona sarılsa,, onda boğulur gider.” (M., Birinci Mektub, Dördüncü Sual, s.11. Ayrıca bk. S., Yirmi Altıncı Söz, Zeyl İkinci Hatve, s.477; MN., Onuncu Risale, İkinci Hatve, s.207)
لَا يَسْتَو۪ٓى اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِۜ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَٓائِزُونَ﴿٠٢﴾
20. Cehennemin yaranları (ehilleri) ile cennetin yaranları bir olmaz. Cennetin yaranları kurtulanlardır.
“Cehennem lüzumsuz değil; çok işler var ki, bütün kuvvetiyle ‘Yaşasın Cehennem!’ der. Cennet dahi ucuz değildir; mühim fiyat ister.” (M., Yirmi Dokuzuncu Mektup, Birinci Kısım, s.397)
لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ﴿١٢﴾
21. Eğer biz, bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirseydik, elbette onu Allah’ın korkusundan baş eğmiş, parçalanmış olarak görürdün. İşte bu misalleri insanlara veriyoruz, belki düşünürler.
“Cenâb-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi hakir, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlukla misal getirmeyi, kâfirlerin keyfi için terketmez. İmanı olanlar, onun Rablarından hak olduğunu bilirler. Amma kâfirler, Allah bu gibi hakir misallerden neyi irade etmiştir diyorlar. Allah onun ile çoklarını dalalete atar ve çoklarını da hidayete götürür. Fakat fâsıklardan maada dalalete attığı yoktur.” (İİ., Nükte-i İ’caziye, s.155) “İrşadın tam ve nâfi’ olmasının birinci şartı, cemaatın istidadına göre olması lâzımdır. Cemaat, avamdır. Avam ise hakaiki çıplak olarak göremez, ancak onlarca malûm ve me’luf üslûb ve elbise altında görebilirler. Bunun içindir ki Kur’an-ı Kerim yüksek hakaiki, müteşabihat denilen teşbihler, misaller, istiareler ile tasvir edip, cumhura yani avam-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmıştır.” (İİ., Nübüvvetin Tahkiki, Altıncı Mes’ele, Dördüncü Nükte, s.112)
هُوَ اللّٰهُ الَّذ۪ى لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِۚ هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ﴿٢٢﴾
22. Allah O Zattır ki, O’ndan başka İlah yoktur. Görünmeyeni ve görüneni bilendir. O çok esirgeyen, çok merhametlidir.
هُوَ اللّٰهُ الَّذ۪ى لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَز۪يزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ﴿٣٢﴾
23. Allah O’dur ki, O’ndan başka İlah yoktur. Mülkün sahibidir, mukaddestir, esenlik verendir, emniyet verendir, hıfz edendir, mutlak galiptir, istediğini yaptırandır ve en büyüktür. Allah, onların şirk koştukları şeyden münezzehtir.
“Ferş’ten Arş’a, seradan süreyyaya, zerrattan seyyarata, ezelden ebede kadar herbir mevcud, semavat ve arz, dünya ve âhiret, her şey onun mülküdür. Mâlikiyet mertebe-i uzması,, tevhid-i a’zam sûretinde O’nundur.” “O Mâlik-ül Mülk-i Zülcelâl, âlem-i ekberi, bahusus Küre-i Arz yüzünü öyle bir surette inşa ederek yapmıştır ki; birbiri içinde hadsiz daireler olup, herbir daire bir tarla hükmünde olup, vakit-bevakit, mevsim-bemevsim, asır-beasır; eker, biçer, mahsulât alır. Mütemadiyen mülkünü çalıştırır, tasarruf eder. En büyük daire olan zerrat âlemini bir tarla yapıp, her zaman kâinat kadar mahsulâtı; kudretiyle, hikmetiyle onda eker, biçer, kaldırır. Âlem-i şehadetten âlem-i gayba, daire-i kudretten daire-i ilme gönderir...” (M., Yirminci Mektub, İkinci Makam, Dördüncü Kelime, Üçüncü Fıkra, s.231 ve 233. Ayrıca bk. M., On İkinci Mektub, Üçüncü Sual, s.44)
هُوَ اللّٰهُ الْخَالِقُ الْبَارِىُٔ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰىۜ يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴿٤٢﴾
24. Allah O’dur ki, yaratandır, var edendir ve suret (şekil) verendir. En güzel isimler O’nundur. Görklerdeki ve yerdeki her şey, O’nu tesbih eder. O mutlak galip, hikmet sahibidir.
“... Ve nasıl zemin kafasını, hayvanat ve nebatat denilen manidar kelimeleriyle söyleştirip kemalât-ı san’atını kâinata gösteriyor. Öyle de; o kafanın birer kelimesi olan nebatları ve ağaçları dahi; yapraklar, çiçekler, meyveler kelimeleriyle intak edip yine kemal-i san’atını ve cemal-i rahmetini ilân ediyor. Ve birer kelime olan çiçekleri ve meyveleri dahi tohumcuklar kelimeleriyle konuşturup dekaik-ı san’atını ve kemal-i rububiyetini ehl-i şuûra talim ediyor...” “İşte eğer bütün rûy-i zemindeki ağaçların lisan-ı hallerini birden dinleyebilsen يُسَبِّحُ للهِ مَافِى السَّمَوأَتِ وَمأفِى الْاَرْضِ hazinesinde ne kadar güzel cevherler bulunduğunu göreceksin, anlayacaksın.” (S., Otuz Üçüncü Söz, On Dokuzuncu Pencere, s.668 ve 669)
مِنْ سُورَةُ الصَّفِّ
61. SAF SÛRESİ’NDEN
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴿١﴾
1. Göklerde ve yerde olan her şey, Allah’ı tesbih etti. O mutlak galip, hikmet sahibidir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ﴿٢﴾
2. Ey iman edenler! Neden yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?
“Bu Mirkat-üs Sünnet olan mübarek mektub hakkındaki ihtisanlarımı arza maalesef muktedir değilim.(…) Madem böyledir, mü’minim diyen ittiba-ı sünnet etmeli. Elhamdülillah Müslümanım, iddiasında bulunan ve لِمَ تَقُولُونَ مالأ تَفْعَلُونَ itâbından kurtulmak isteyen sünnete yapışmalı ilh... hakâikı ders veriyor.” (BL., Hulûsi’nin Fıkrasıdır, s.192) “Zîra kizb, küfrün esasıdır. Kizb, nifakın birinci alâmetidir. Kizb, kudret-i İlahiyeye bir iftiradır. Kizb, hikmet-i Rabbaniyeye zıddır. Ahlâk-ı âliyeyi tahrib eden kizbdir. Âlem-i İslâmı zehirlendiren ancak kizbdir. Âlem-i beşerin ahvalini fesada veren kizbdir. Nev’-i beşeri kemalâttan geri bırakan kizbdir. Müseylime-i Kezzab ile emsalini âlemde rezil ü rüsvay eden kizbdir. İşte bu sebeblerden dolayıdır ki; bütün cinayetler içinde tel’ine, tehdide tahsis edilen, kizbdir.” (İİ., Mühürlenen Kalbler, Yedinci Cümle, s.82)
كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللّٰهِ اَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ﴿٣﴾
3. Yapmayacağınız şeyleri söylemek, Allah katında buğuzca büyüktür (büyük buğzu, kini muciptir).
اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَ ف۪ى سَب۪يلِه۪ صَفًّا كَاَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ﴿٤﴾
4. Şüphesiz Allah, kendi yolunda saflar halinde kenetlenmiş bir yapı (duvar) gibi savaşanları sever.
وَاِذْ قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَن۪ٓى اِسْرَٓائ۪يلَ اِنّ۪ى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَىَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَاْت۪ى مِنْ بَعْدِى اسْمُهُٓ اَحْمَدُۜ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌ﴿٦﴾
6. Bir zaman Meryem oğlu İsa: “Ey İsrail oğulları! Şüphesiz ben size, önümdeki Tevrat’ı tasdik edici ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir elçiyi, müjdeleyici olarak gönderilen Allah’ın elçisiyim.” demişti. (Fakat, Ahmed) onlara delillerle gelince: “Bu, açık bir sihirdir!” dediler.
“Evet, İncil’de Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, çok defalar ümmetine müjde veriyor. İnsanların en mühim bir reisi geleceğini ve o zâtı da bazı isimler ile yâdediyor. O isimler, elbette Süryanî ve İbranîdirler. Ehl-i tahkik görmüşler. O isimler, 'Ahmed, Muhammed, Farik-un Beyn-el Hakk-ı Ve-l Bâtıl' manasındadırlar. Demek İsa Aleyhisselâm, çok defa Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm’ dan haber veriyor.” (M., On Dokuzuncu Mektub, On Altıncı İşaret, Birinci Kısım, s.171)
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعٰٓى اِلَى اْلاِسْلَامِۜ وَاللّٰهُ لَايَهْدِى الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ﴿٧﴾
7. İslam’a davet edilirken, Allah’a yalan uydurandan daha zalim kimdir? Allah, zalimler topluluğuna hidayet etmez.
يُر۪يدُونَ لِيُطْفِؤُ۫ا نُورَاللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِه۪ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ﴿٨﴾
8. Onlar Allah’ın nurunu ağızlariyle söndürmek istiyorlar! Oysa Allah, kafirler istemese de nurunu tamamlayacaktır.
“... Bu âyetteki نُورَاللهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِِ cümlesinin makam-ı cifrisi, bin üçyüz onaltı veya yedidir (1316-1317). Ve bu tarih ise; sâbıkan Yirmi birinci âyetin hâtimesinde zikredilen inkılab-ı fikrî sadedinde; Avrupa’nın bir müstemlekât nâzırı, Kur’anın nurunu söndürmesine çalışması tarihine ve Resail-in Nur müellifi dahi ona karşı o inkılab-ı fikrî sayesinde o nuru parlatmağa çalışması aynı tarihe, (…) نُورَاللهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِِ dahi aynı tarihle bil’ittifak muvafakatları elbette remizden, işaretten, delaletten ziyade bir sarahattır ki; Risale-i Nur o Nur-u İlahînin bir lem’ası olacağını ve düşmanları tarafından gelen şübehat zulümatını dağıtacağını mâna-yı işârisiyle müjdeliyor. Hem bu cifri ve müteaddit ve manidar tevafuklar ise, kuvvetli bir münasebet-i maneviyeye istinad ederler.”(Ş., Birinci Şua Yirmi Yedinci Âyet, s.718. Ayrıca bk. EL-I., Hasan Feyzi’nin Mektubları, s.86 ve 112)
Hizb-ül Kur'an(Mealli) uygulamada, çevrimdışı
Çevrimdışı indirme, kilit ekranı kontrolleri ve arka planda kesintisiz dinleme için ücretsiz ve reklamsız 3ondokuz uygulamasını indirin.
Uygulamayı İndir