80-Abese@سُورَةُ عَبَسَ
Hizb-ül Kur'an(Mealli) · Sayfa 136
Hizb-ül Kur'an(Mealli) kitabının "80-Abese@سُورَةُ عَبَسَ" bölümü 136. sayfada başlar. Yukarıdaki okuyucu bu sayfadan açılır; bölümün metni aşağıda basılı nüsha görünümüyle verilmiştir. Kitabın tamamı: Hizb-ül Kur'an(Mealli).
فَاَخَذَهُ اللّٰهُ نَكَالَ اْلاٰخِرَةِ وَاْلاُو۫لٰىۜ﴿٥٢﴾
25. Allah da onu, sonun ve ilkin ibretli cezası ile yakaladı.
اِنَّ ف۪ى ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشٰىۜ ۟﴿٦٢﴾
26. Gerçekten bunda, (Allah’tan) korkan için elbette bir ibret vardır.
ءَاَنْتُمْ اَشَدُّ خَلْقًا اَمِ السَّمَٓاءُۜ بَنٰيهَا۠﴿٧٢﴾
رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوّٰيهَاۙ﴿٨٢﴾
وَاَغْطَشَ لَيْلَهَا وَاَخْرَجَ ضُحٰيهَا۬﴿٩٢﴾
27-29. Yaratma bakımından siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Onu (Allah) yarattı. Boyunu yükseltip onu düzenledi; gecesini kararttı, nurunu çıkardı.
وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَاۜ﴿٠٣﴾
اَخْرَجَ مِنْهَا مَٓاءَهَا وَمَرْعٰيهَا۬﴿١٣﴾
وَالْجِبَالَ اَرْسٰيهَاۙ﴿٢٣﴾
مَتَاعًا لَكُمْ وَ لِاَنْعَامِكُمْۜ﴿٣٣﴾
30-33. Bundan sonra da yeri döşedi. Sizin ve hayvanlarınızın faydası için. Ondan suyunu ve otlağını çıkardı. Dağları dikti.
“Ey Arkadaş! Bu âyet (Bakara Sûresi 29. Âyet.MB), arzın semadan evvel yaratılmış olduğuna delalet eder ve وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذَلِكَ دَحَيها âyeti de semavatın Arz’dan evvel halkedildiğine dâldir. Ve كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَا هُمَا âyeti ise ikisinin bir maddeden beraber halkedilmiş ve sonra birbirinden ayırdedilmiş olduklarını gösteriyor. Şeriatın nakliyatına nazaran, Cenab-ı Hak bir cevhereyi, bir maddeyi yaratmıştır. Sonra o maddeye tecelli etmekle bir kısmını buhar, bir kısmını da mayi kılmıştır; sonra mayi kısmı da, tecellisiyle tekâsüf edip (زَبَدْ) köpük kesilmiştir; sonra arz veya yedi küre-i arziyeyi o köpükten halk etmiştir;..” “… İşte arzın -hepsinden evvel tekâsüf ve tasallub etmekle acele kabuk bağlayarak uzun zamanlardan beri menşe-i hayat olması itibariyle- hilkat-i teşekkülü semavattan evveldir. Fakat Arz’ın bast edilmesiyle nev’-i beşerin taayyüşüne elverişli bir vaziyete geldiği, semavatın tesviye ve tanziminden sonra olduğu cihetle, hilkatı semavattan sonra başlarsa da bidayette, mebde’de ikisi beraber imişler. Binaen alâhâzâ o üç âyetin aralarında bulunan zahirî muhalefet, bu üç cihetle mutabakata inkılâb eder.” (İİ., Seb’a Semavat, İkinci Mes’ele, s.187) “Dağların zeminden emr-i Rabbâni ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılabat-ı dâhiliyeden neş’et eden heyecanını ve gazabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskin ederek; zemin o dağların fışkırmasıyla ve menfeziyle teneffüs edip, zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele-i muzırradan kurtulup, vazife-i devriyesinde sekenesinin istirahatlarını bozmuyor. Demek nasılki sefineleri sarsıntıdan vikaye ve müvazenelerini muhafaza için onların direkleri üstünde kurulmuş; öyle de dağlar, zemin sefinesine bu manada hazineli direkler olduklarını, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan وَاْلجِبَالَ اوْتَادًا * وَاَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِىَ * وَاَلْجِبَالَ اَرْسَيهَا gibi çok âyetlerle ferman ediyor.” (Ş., Yedinci Şua, Birinci Makamın Beşinci Mertebesi, s.113)
فَاِذَا جَٓاءَتِ الطَّٓامَّةُ الْكُبْرٰىۘ﴿٤٣﴾
يَوْمَ يَتَذَكَّرُ اْلاِنْسَانُ مَاسَعٰىۙ﴿٥٣﴾
وَبُرِّزَتِ الْجَح۪يمُ لِمَنْ يَرٰى﴿٦٣﴾
34-36. Her şeyi bastıran bela geldiği zaman, o gün insan çalıştığı/yaptığı şeyleri hatırlar. Cehennem gören kimse için açığa çıkarılmıştır.
فَاَمَّا مَنْ طَغٰىۙ﴿٧٣﴾
وَاٰثَرَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۙ﴿٨٣﴾
فَاِنَّ الْجَح۪يمَ هِىَ الْمَاْوٰىۜ﴿٩٣﴾
37-39. Taşkınlık eden ve dünya hayatını (ahirete) tercih eden o kimseye gelince; şüphesiz, cehennemdir ona barınak.
وَاَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه۪ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوٰىۙ﴿٠٤﴾
فَاِنَّ الْجَنَّةَ هِىَ الْمَاْوٰىۜ﴿١٤﴾
40, 41. Kim de Rabbinin huzurunda durmaktan korkar, nefsi(ni) hevâ ve hevesten men ederse, şüphesiz cennettir onun barınağı.
يَسْئَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَاۜ﴿٢٤﴾
ف۪يمَ اَنْتَ مِنْ ذِكْرٰيهَاۜ﴿٣٤﴾
اِلٰى رَبِّكَ مُنْتَهٰيهَاۜ﴿٤٤﴾
اِنَّمَٓا اَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشٰيهَاۜ﴿٥٤﴾
كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا عَشِيَّةً اَوْ ضُحٰيهَا﴿٦٤﴾
42-46. Sana kıyametten soruyorlar; onun demir atması (gelip çatması) ne zamandır, diye? Sen nerede onu bilmek nerede? Onun son bilgisi Rabbine aittir. Sen ancak ondan korkanın uyarıcısısın. Onlar onu gördükleri gün, sanki (dünyada) bir akşam üstü yahut kuşluk vakti kadar kalmışlardır.
سُورَةُ عَبَسَ
80. ABESE SÛRESİ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
عَبَسَ وَتَوَلّٰىۙ﴿١﴾
اَنْ جَٓاءَهُ الْاَعْمٰىۜ﴿٢﴾
وَمَا يُدْر۪يكَ لَعَلَّهُ يَزَّكّٰىۙ﴿٣﴾
اَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرٰىۜ﴿٤﴾
1-4. Kendisine ama geldi diye, yüzünü ekşitti ve arkasını döndü. Ne biliyorsun, belki o arınacak? Yahut öğüt alacak da öğüt ona fayda verecek.
“Bu sûreye isim olan ‘Abese’ kelimesi ‘yüzünü ekşitti’ anlamındadır. Bir gün Resûlullah (asm) Kureyş’in ileri gelenlerine İslâm’ı teblîğ ederken, Ümm-ü Mektûm (ra) meclise gelip: ‘Yâ Resûlullah! Allah’ın sana öğrettiklerinden banada öğret!’ diye seslenerek, bu sözü birkaç def’a tekrâr etmesi üzerine, Efendimiz (asm) mübârek yüzünü diğer tarafa çevirmiştir.” (KMM., Abese Sûresi 1. âyet açıklaması, s.584)
اَمَّا مَنِ اسْتَغْنٰىۙ﴿٥﴾
فَاَنْتَ لَهُ تَصَدّٰىۜ﴿٦﴾
وَمَا عَلَيْكَ اَلَّا يَزَّكّٰىۜ﴿٧﴾
5-7. Ama o kimse ki tenezzül etmedi, sen ona yöneliyorsun. Arınmamasından sen sorumlu değilsin.
وَاَمَّا مَنْ جَٓاءَكَ يَسْعٰىۙ﴿٨﴾
وَهُوَ يَخْشٰىۙ﴿٩﴾
فَاَنْتَ عَنْهُ تَلَهّٰىۚ﴿٠١﴾
8-10. Ama o kimse ki sana koşarak geldi, o ki (Allah’tan) korkuyor; sen onunla ilgilenmiyorsun.
كَلَّآ اِنَّهَا تَذْكِرَةٌۚ﴿١١﴾
فَمَنْ شَٓاءَ ذَكَرَهُۢ﴿٢١﴾
ف۪ى صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍۙ﴿٣١﴾
مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍۙ﴿٤١﴾
بِاَيْد۪ى سَفَرَةٍۙ﴿٥١﴾
كِرَامٍ بَرَرَةٍۜ﴿٦١﴾
11-16. Hayır, gerçekten o (Kur’an) bir öğüttür; artık kim dilerse, ondan öğüt alır. Onlar, değerli, iyi kâtiplerin elleriyle yüceltilmiş tertemiz sahifelerde yazılıdır.
“Azîz Kardeşlerim ve Sıdık Arkadaşlarım,..” “Hâfız Ali’nin mektubunda yazdığı iki âyetin işaretine dikkat ettik. Bizler dahi Nur fabrikasının sahibi gibi, çok mesrur ve müferrah olduk. Fakat Risale-i Nur’a bir işaret-i gaybiyle haber veren otuzüç aded âyât شَهِدَ اللهُ âyetiyle hitam bulduğundan, bu yeni iki âyetin müstakil bir surette işaretlerine kapı açılmadı. Hem otuzüç âyetten hangisinin tetimmesi olacak şimdilik bilinmedi. Yalnız bu kadar anlaşıldı ki, بِاَيْدِى سَفَرَةٍ * كِرَامٍ بَرَرَةٍ fıkrası Risale-i Nur’un naşir ve kâtiblerine mânâ-yı işarî ile bakıyor.” (KL., s.82)
قُتِلَ اْلاِنْسَانُ مَٓا اَكْفَرَهُۜ﴿٧١﴾
مِنْ اَىِّ شَىْءٍ خَلَقَهُۜ﴿٨١﴾
مِنْ نُطْفَةٍۜ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُۙ﴿٩١﴾
ثُمَّ السَّب۪يلَ يَسَّرَهُۙ﴿٠٢﴾
ثُمَّ اَمَاتَهُ فَاَقْبَرَهُۙ﴿١٢﴾
ثُمَّ اِذَا شَٓاءَ اَنْشَرَهُۜ﴿٢٢﴾
17-22. Kahrolsun; insan, ne de nankör! Onu (Allah) hangi şeyden yarattı? Bir damla sudan. Onu yaratıp biçimlendirdi. Sonra ona yolu kolaylaştırdı. Sonra onu öldürüp kabre gömdü. Sonra onu dilediği zaman diriltir.
كَلَّا لَمَّا يَقْضِ مَٓا اَمَرَهُۙ﴿٣٢﴾
23. Hayır, o (insan Allah’ın) emrettiğini yerine getirmedi.
فَلْيَنْظُرِ اْلاِنْسَانُ اِلٰى طَعَامِه۪ۙ﴿٤٢﴾
اَنَّا صَبَبْنَا الْمَٓاءَ صَبًّاۙ﴿٥٢﴾
ثُمَّ شَقَقْنَا الْاَرْضَ شَقًّاۙ﴿٦٢﴾
فَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا حَبًّاۙ﴿٧٢﴾
وَعِنَبًا وَقَضْبًاۙ﴿٨٢﴾
وَزَيْتُونًا وَنَخْلاًۙ﴿٩٢﴾
وَحَدَٓائِقَ غُلْبًاۙ﴿٠٣﴾
وَفَاكِهَةً وَاَبًّاۙ﴿١٣﴾
مَتَاعًا لَكُمْ وَ لِاَنْعَامِكُمْۜ﴿٢٣﴾
24-32. İnsan yediğine bir baksın! Gerçekten biz suyu bol bol döktük. Sonra yeri yarmakla yardık. Sizi ve hayvanlarınızı faydalandırmak için, onda hububat, üzüm ve yonca, zeytin ve hurma, bol ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik.
“İşte şu âyet-i kerîme, mu’cizât-ı kudret-i İlâhiyyeyi bir tertib-i hikmetle zikrederek esbabı müsebbebata rabtedip en âhirde مَتَاعًا لَكُمْ lafzıyla bir gayeyi gösterir ki; o gaye, bütün o müteselsil esbab ve müsebbebat içinde o gayeyi gören ve takib eden gizli bir mutasarrıf bulunduğunu ve o esbab, O’nun perdesi olduğunu isbat eder.” (S., Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şule, Yedinci Sırr-ı Belâgat, s.423) "Evet, مَتَاعًا لَكُمْ وَلاَِنْعَامِكُمْ tâbiriyle bütün esbabı, icad kabiliyetinden azleder. Manen der: ‘Size ve hayvanatınıza rızkı yetiştirmek için su semadan geliyor. O suda, size ve hayvanatınıza acıyıp şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından; su gelmiyor, gönderiliyor demektir. Hem toprak, nebatatıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak, sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor, birisi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor. Hem otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hububatı yetiştirmekten pekçok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm-i Rahîm’in perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki, nimetlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor.’ İşte şu beyanattan Rahîm, Rezzak, Mün’im, Kerîm gibi çok esmânın matla’ları görünüyor.” (S., Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şule, Yedinci Sırr-ı Belâgat, s.423)
فَاِذَا جَٓاءَتِ الصَّٓاخَّةُۘ﴿٣٣﴾
يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ اَخ۪يهِۙ﴿٤٣﴾
وَاُمِّهِ وَاَب۪يهِۙ﴿٥٣﴾
وَصَاحِبَتِه۪ وَبَن۪يهِۜ﴿٦٣﴾
33-36. Kulakları sağır eden o ses geldiği zaman; (işte) o günde kişi kardeşinden, anasından, babasından, yastık arkadaşından ve oğul (çocuk)larından kaçar!
لِكُلِّ امْرِىءٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَاْنٌ يُغْن۪يهِۜ﴿٧٣﴾
37. Onlardan her kişi için, o gün kendisine yetecek bir durum (meşguliyet ve derdi) vardır.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌۙ﴿٨٣﴾
ضَاحِكَةٌ مُسْتَبْشِرَةٌۚ﴿٩٣﴾
وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌۙ﴿٠٤﴾
تَرْهَقُهَا قَتَرَةٌۜ﴿١٤﴾
38-41. Bazı yüzler o gün parlak, neşeli ve güleçtir. Bazı yüzler de o gün, onların üzerinde toz vardır ve onları bir karanlık bürümüştür.
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ﴿٢٤﴾
42. İşte onlar, evet onlar kafirler ve haktan sapanlar(kefere-i fecere)dır.
Hizb-ül Kur'an(Mealli) uygulamada, çevrimdışı
Çevrimdışı indirme, kilit ekranı kontrolleri ve arka planda kesintisiz dinleme için ücretsiz ve reklamsız 3ondokuz uygulamasını indirin.
Uygulamayı İndir