Tanıyanların Dilinden — Sayfa 234
Mehmed Kırkıncı Hocaefendi
Tanıyanların Dilinden kitabının 234. sayfası — Mehmed Kırkıncı Hocaefendi bölümü. Yukarıdaki okuyucu bu sayfadan açılır; metin aşağıda basılı nüsha görünümüyle.
Mehmed Kırkıncı Hocaefendi
Mehmed Kırkıncı Hoca Kırkıncı Hoca, Üstad Bediüzzaman'ı ziyaretindeki intibasını şöyle anlatmaktadır:
"Üstadı hem büyük bir dikkatle dinliyor, hem de kendisini hayran hayran seyrediyordum. Konuşurken sağ elini yer yer sol dizine hafifçe vuruyordu. Her hareketi bir zarafet ve nezaket içindeydi. Tecessüm etmiş bir nur gibiydi. Sanki insanları tenvir için âlem-i Nurdan rûy-i zemine inmiş bir cism-i latif idi. Mübarek çehrelerinden tecelli eden letafet nurunu görünce basiretim öyle açıldı ki, hissiyatım üzerine çöken gaflet bulutları birden bire zail oldu. Üstada dikkatle baktım."
"Sermedi bir nur ile tenevvür eden bu çehrede cihanı tenvir edecek bir güç, bir kuvve-i kudsiye açıkça hissediliyordu. O anda, vücuduma bir hiffet, ruhuma bir inşirah, idrakime bir intibah geldi."
"Yaşlı olmasına rağmen bir delikanlı kadar zindeydi. Kendinde yorgunluktan hiçbir eser görünmüyordu. Rengi hafif pembeydi. Boyu, ortanın üstündeydi. Zarif bir endamı vardı. Başındaki sarık âdeta bir saâdet tacı, bir marifet sembolüydü. Bu helaket ve felâket asrının, onun yaşlanmış omuzlarına yüklediği, onca ıstırap ve meşakkat, belini bükememiş, endamını eğememişti. Dudaklarında tatlı bir tebessüm, gözlerinde şefkat pırıltıları vardı. Kaşlarında ise, heybetli bir celadet hâkimdi. Ensesinde ve şakaklarında aşağı doğru dökülen gür ve beyaz saçları dikkatimi çekti. Onun bir asra yakın çektiği çileler, ıstıraplar ve meşakkatler vücudundaki mevzun insicamı zedeleyememiş, sadece saçlarını ağartmıştı."
Eşref Edip Bey’den Dinlediklerim (1958)
Eşref Edip Bey, üdebadan bir zat idi. Güçlü bir kalemi vardı. Akif’in yar-ı vefadarı idi. Kendisi ile defalarca sohbetimiz olmuştur. Bir sohbetimizde mücadelesini şöyle özetledi.
“Bir zamanlar batıdan gelen sefahet ve dalalet, fikrî tereddütler ve şüpheler bizim insanlarımıza da sirayet etmişti. Biz bunu hissedince başta Mehmet Akif olmak üzere birkaç kişi oturup buna karşı ne yapabileceğimizi düşünmeye başladık. Sonunda haftalık bir gazete çıkarmaya karar verdik. Gazetenin ismini de “Sırat-ı Müstakim” olmasını kararlaştırdık. Daha sonra Bediüzzaman Hazretleri İstanbul’a teşrif ettiklerinde, bu ismin umumun malı olduğunu, bir mecmuanın bu ismi taşıyamayacağını söyleyerek bizi ikaz etti. Mecmuanın ismini “Sebilü'r-Reşad” koydu. Dört cildi “Sırat-ı Müstakim” adıyla çıkartılan mecmua daha sonra “Sebilü'r-Reşad” adıyla yayınlanmaya başladı."
Mecmuayı çıkarmaktaki birinci maksadımız; din-i İslâm’a hizmet, insanların dünya ve âhiret saadetlerine vesile olacak doğru bir yol göstermekti.
İkinci maksadımız; İslâmiyet’e içeriden ve dışarıdan saldıranların asılsız iddialarına aklî ve naklî delillerle cevap vermekti.
Üçüncü maksadımız da; örf ve adetlerimize uymayan yabancı kültürlere karşı milletimizi uyarmak ve korumaktı.
Mecmuamız hem Osmanlı Devleti’nde hem de dış ülkelerde hususan Japonya’da büyük ilgi gördü. Bir çok hizmetlere vesile oldu.
Yine aynı maksatla Elmalılı Hamdi Efendi, Şeyhü’l-İslâm Mustafa Sabri gibi İstanbul’un güzide alimlerinden bazıları da “Beyanü’l-Hak” isminde bir mecmua çıkardılar. İslâmiyet’in maddî ve manevî terakkisi için fevkalâde bir gayret gösterdiler. Ahlâk, merhamet, şefkat gibi güzel meziyetleri beşerî hayatta yerleştirmek için çalıştılar. Bu mecmua da çok büyük bir itibar gördü.
Bazı ediplerimiz de “Servet-i Fünun” isminde bir mecmua çıkardılar. Bunlar halkımızı Batı kültürüne körü körüne adapte etmeye çalışıyorlardı. Bu maksatlarına edebiyatı ve şiiri vesile ediyorlardı. Tevfik Fikret gibi edipler de bu mecmuada yer aldılar. Onlar da bir müddet bu şekilde çalıştılar. Bizim senelerden beri çıkardığımız “Sırat-ı Müstakim” adındaki mecmuamız kitaplar şekline getirilip ciltlendi ve 25 cildi buldu. “Beyanü’l-Hak” mecmuası da 10 cilt kadar oldu. Fakat şimdi bu ciltler dolusu mecmuaları okuyan hiç kimse yok.
Bediüzzaman Hazretleri ise, büyük paralar gerektiren gazete veya mecmua çıkarma yoluna gitmedi. Sürgün olarak gönderildiği Isparta’nın Barla nahiyesinde, etrafına toplanan ihlâslı, sadık, fedâkar talebeleriyle irşad hareketine başladı. Yüzden fazla eser yazdı. Bizim matbaalarda yapamadığımızı Bediüzzaman bir tek kurşun kalem ile yaptı. Bizim neşrettiğimiz o gazete ve mecmualar şimdi kütüphane raflarında okuyucusuz bekliyor. Bediüzzaman’ın eserlerini okuyanlar ise günden güne çoğalıyor. Yaşlısı da, genci de, âlimi de, âmisi de yediden yetmişe kadar herkes okuyor. Ben bundan anladım ki, irşad vazifesi Allah’tan olacak. Biz de emr-i bil ma’ruf yapmak üzere basın yoluyla bir hareket başlattık. İnşaallah bunun mükafatını âhirette görürüz, ama bizimki devamlı bir hareket olmadı.”
Ben kendisine, “Bazıları Bediüzzaman için Mehdi diyorlar. Siz ne dersiniz?” diye sordum.
“Benim o gibi meselelerde işim yok. Ben, onun iman ve Kur’an hizmetine bakarım. Üstad Bediüzzaman Said Nursi ile uzun süre beraber olduk. Harika bir insandı. Kendisi iki şeyi bilmezdi, biri “korku" diğeri ise “unutma”.
Üstad, fitnenin, fesadın ve dalâletin en azgın olduğu dönemlerde hayatını hiçe sayarak fikirlerini daima açıklamıştır. Bunun en bariz örneği, 31 Mart Vakasında herkes korkusundan evine kaçtığı bir zamanda, komutanlarını bile dinlemeyen, isyan eden sekiz taburu nasihat ile itaate getirdi. Küçük bir iskemlenin üzerine çıkarak “Ey asakir-i muvahhidin!” diye söze başladı. Sağa sola dönerek bütün isyancıları etrafına topladı. Orada verdiği nutuk ile biraz önce yırtıcı tavırlı olan askerler, koyun gibi uysallaştı.
Öyle mükemmel bir hafızası vardı ki, "Şerhü’l-Mevakıf", "Şerhü’l-Makasıd", "Muhtasar" gibi yüksek ilimlere ait kırk metni ezberlemişti. Yirmi-yirmi beş sene evvel yazdığı bir kitabı tashih etmesi gerektiği zaman aslına bakmadan tashih ederdi.
Üstad Hazretleri, Cihan Harbinden evvel İstanbul’a gelmişti. Kendisi ile o zamanlar tanıştık. İstanbul’a geliş sebebi, Şark’ta açacağı Darü’l Fünun için Padişah’tan yardım istemekti. İstanbul’a gelince şöhretini duyan İstanbul âlimleri onunla tanıştılar ve onu takdir ettiler.
Üstad'ın harikulâde zeka ve kabiliyeti İstanbul âlimleri üzerinde büyük bir tesir uyandırdı. Bu âlimler tarafından Üstad Hazretlerine “Bediüzzaman” ismi verildi.
Fakat Bediüzzaman Hazretleri’nde öyle bir ihlâs vardı ki, şan, şöhret ve benlikten son derece uzaktı. Zaten Risale-i Nur onun irfanındaki ve ilmindeki kemâli göstermeye kâfi. Yoksa biz onun ilim ve irfanını dile getiremeyiz.
İstanbul âlimlerini en çok şaşırtan, Üstad Hazretleri gibi Şark’ta okumuş birinin Darü’l-Fünun’un ehemmiyetini anlayıp, bunun için İstanbul’a kadar gelmesi olmuştur.
Üstad daima hürriyet taraftarı idi. Vatan ve milletin felâketi için çalışan gizli düşmanların sinsi plânlarını tesbit etmişti. Bu tesbitlerini bize sürekli anlatırdı. Bir defasında bana şöyle dedi:
“Eşref Bey, ben bu milletlere hıyanet edenleri araştırdım. Bunların hiç birinin aslı Türk değil.”
Eşref Edip Bey devamla şunları anlattı:
“Üstad, kendi başına gelen belâlara, sıkıntılara hiç aldırış etmediğini, en büyük ıstırabının İslâm âleminin başına gelen belâlar ve felâketler olduğunu söylerdi.
Üstad Hazretleri, hiçbir zaman umutsuzluğa düşmedi, aksine bize daima umut verir, bir nur gördüğünü söyler ve onun doğmasıyla ufuklarımızı kaplayan bu siyah bulutların dağılacağını müjdelerdi.
Mehmet Akif de bütün içtimaî ve siyasî meselelerde aynen Üstad gibi düşünürdü. O da Üstad gibi istikbalde bir nur geleceğini hissetmiş ve onun gelmesini şu mısralar ile Cenab-ı Hakk’tan niyaz etmiştir:
“O nur-u gönder İlâhî, asırlar oldu yeter,
Bunaldı milletin afakı bir sabah ister.”
Eşref Edip Bey, Üstad Hazretleri’nin Rusya esaretinden İstanbul’a dönüşünün İstanbul’da bir bayram havası estirdiğini söyleyerek şöyle devam etti:
“Başta ulema ve bazı ordu mensupları Üstad'ın İstanbul’a gelişini büyük bir sevinçle karşıladılar. Üstadı kendisine hiç danışılmadan Darü’l-Hikmeti-i İslâmiye azalığına seçtiler. O zamanlar Darü’l-Hikmeti-i İslâmiye; İzmirli İsmail Hakkı Efendi, Elmalılı Hamdi Efendi, Ferid Kam, Mehmet Akif gibi büyük âlim ve mütefekkirlerden oluşan bir irfan mektebiydi. Üstad'ın bu mektebe iştiraki bütün azaları fevkalâde sevindirdi.
Üstad, Allah’dan, hak ve hakikatten başka hiçbir şeye boyun eğmemişti. Kefeni boynunda gibiydi, ölüme her zaman hazırdı. Fıtratındaki bu celadetle her türlü tehlikeye karşı dayandı. Bu hâlini Darü’l-Hikmet’te de muhafaza etti, yanlış fetvalara karşı pervasızca mücadele verdi.
İngilizler İstanbul’u işgal ettiklerinde Hutuvat-ı Sitte’yi bizzat Üstad söyledi, ben yazdım. Bu risale İngilizlerin başına balyoz gibi indi. O sırada Üstad Hazretleri Eyüp Sultan Camii’ndeki bir medresede kalırdı. Biz kendisini orada ziyaret eder, beyanat alırdık ve neşrederdik. Cenab-ı Hakk’ın hıfzı ile İngilizler kendisini yakalayamadılar.
Neticede İngilizler İstanbul’dan çıktılar. Ben öyle zannediyorum ki, Cenab-ı Hak, Üstad'ın ihlâs, sadakat ve duasının hürmetine İngilizleri İstanbul’dan çıkardı. Yoksa hiç kimsenin İngilizleri İstanbul’dan çıkaracak bir gücü yoktu.
Üstad Hazretleri, İngilizlere karşı verdiği mücadeleyi Ankara Hükümetince takdirle karşılandı ve kendisi Ankara’ya davet edildi. Üstad Hazretleri bu davete icabet ederek Ankara’ya gitti. Orada büyük bir tezahürle karşılandı.”
Üstad’ı Ziyaret
Taşıyla Toprağıyla Mübarek Erenler Beldesi: Isparta
Otobüsümüz, göl kıyısını terk edip de hafif bir rampaya tam vuracağı sırada lastik patladı. Yedek lastik de yokmuş. Arkadaşımla birlikte otobüsten indik. Seher vakti havanın serinliği içimizi hafifçe ürpertti. Göle kadar inip abdest aldık ve namazlarımızı kıldık; niyazlarımızı dergâh-ı İlâhiye takdim ettik.
Nihayet lastik tamir edildi ve otobüse bindik. Otobüsümüz ağır ağır rampayı tırmanmaya başladı. Eğridir Gölü ile Isparta Ovası’nı birbirinden ayıran bir tepenin zirvesine çıktığımızda, Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Taşıyla, toprağıyla mübarek” olan Isparta şehri, onun bağları ve dağları bütün letâfetiyle, arz-ı endam etti. Sanki bir kuvve-i kudsiye, beni yörüngesine çekiyordu. Âşıkane bir sevda ruhumu sarıyordu. Bu hâl ile kendimi firdevsî bir saadet içinde görüyordum. Vicdanıma tecellî eden bu ruhanî cezbeler hissiyatımı durmadan şehre doğru çekiyordu.
Şehrin kenar mahallelerine girerken, Bediüzzaman’ı görme iştiyak ve heyecanı, hummalı bir hastalığın ateşli nöbetleri gibi tekrar hissiyatımı sarmaya başladı.
Rüştü Çakın’ın Dükkanını Buluyoruz
Otobüsten indik. Rüştü Ağabey’i bulacaktık. Adresini Ankara’dan almıştık. Kimseyi tanımıyorduk. Herkese sormaktan çekiniyorduk. Çünkü Atıf Ural bizi yola koyarken,
“Sakın Rüştü Ağabey’i herkesten sormayın. Sonra elinizdeki formayı alırlar ve sizi de karakola götürüp dövebilirler.” demişti.
Zekeriya Efendi “Şu adama soralım mı?” diyor, ben de “Hele bir dur, ne olur ne olmaz” diyordum. Daha sonra başka bir adama rastlıyorduk. “Yahu şuna soralım mı?” diyorduk ve her seferinde “Hele bir dur, ne olur ne olmaz” diyor ve sormaktan çekiniyorduk. Böylece bir tarihî caminin yanına geldik ve “Hele bir kuşluk namazını kılalım da sonra adresi araştıralım.” diye karar verdik. Şadırvandan abdest alıp son cemaat mahallinde bir hasır üzerinde biraz oturup dinlendik. Biz caminin son cemaat bölümünde namaz kılarken, iki kişi gelip bizim sağ tarafımıza oturdular. Biri diğerine hararetle bir şeyler anlatıyordu. Zaman zaman heyecanlanıyor, sesini yükseltiyor,
“Kardeşim, bir görsen, emin ol, meftun olursun. O ne güzel sima ya Rabbi!. Hakiki bir mürşid, kâmil mânâda bir Peygamber varisi. Bu asrı tam tenvir edecek bir kuvve-i kudsiye sahibi, Peygamberimizin (a.s.m.) sünnet-i seniyyesine parlak bir ayine.”
gibi sözler söylüyordu. Ben namazdayken bunları duyunca çok heyecanlandım ve namazda ne okuduğumu da unuttum. Büyük bir heyecan ve telaşla namazı bitirip, hemen yanlarına gittim ve oturdum. Onlar tedirgin oldular, birden sustular. “Merhaba” dediler. Nereden ve niye geldiğimi sordular. “Erzurum’dan Bediüzzaman Hazretleri’ni görmeye geldim.” deyince birden rahatladılar. “Öyle mi? Hoş geldin safa geldin” diyerek benimle ilgilenmeye başladılar. “Buraya yeni geldik. Rüştü Çakın Ağabey’in adresini verdiler. Bizi oraya götürebilir misiniz?” dedim. Onlardan birisi “Evet götürürüm” dedi.
Camiden çıkar çıkmaz doğruca bizi Rüştü Ağabey’in dükkanına götürdü. Kendisiyle tanıştık ve dükkanında bir süre kaldık.
Rüştü Ağabey bizlere bazen şevk, bazen hüzün içerisinde Üstadımızla ilgili bazı hatıralar nakletti. Onun ihlâsından, ubudiyetinden, münacatlarından, şecaatinden, kerametlerinden uzun uzun bahsetti. Bir ara sözü Üstad'ın, temkin ve tedbirine getirerek şöyle dedi:
“Isparta ve havalisinde tutuklanan yüz otuz Nur Talebesi, Eskişehir Hapishanesinde ilk mahkemeye getirildiğimizde Üstadımızı önde tek olarak oturttular. Bizler arkasındaki sıralarda oturduk. Savcı üç yüz sayfalık bir iddianameyi okudu ve başta Üstad olmak üzere bir kısmımızın idamını istedi. Savcı idamımızı talep edince, doğrusu bizi bir korku ve telâş aldı. Üstadımızın idam edileceğini düşünmek bizi perişan etti. Tam o sırada baktık ki, Üstad yerden kırılmış olan tesbihleri topluyor, tesbihlerini topladıktan sonra, savcının zulümkâr tehditlerine karşı ayak ayak üstüne atıp cübbesinin eteğindeki tesbih tanelerini sakin sakin dizmeye başladı. Kahraman Üstad âdeta bu tehdide gülüyordu. Gayet vakurdu. Savcının ne okuduğuna bile bakmıyordu. Anladık ki, Üstad hiç iddianameyi dinlemiyordu. Onun bu tavrı hepimizi ferahlandırdı, cesaretlendirdi. Birbirimize:
“Rahat olun. Üstad'ın bir bildiği vardır. Hiç korkmayın.” dedik. İddianame bitince Üstad da müdafaasını okudu. Sonra bizi tekrar hapse götürdüler. Orada beni en çok rahatlatan Yirmi Dokuzuncu Lem’a idi, onu sürekli okudum.” dedi. Ben şaşırdım. Çünkü Yirmi Dokuzuncu Lem’a Arapçaydı.
“Rüştü Ağabey, siz Arapça biliyor musunuz?” dedim.
“Yok. Bilmiyorum ama okuması öyle hoşuma gidiyor ki” dedi ve kalkıp bir mukavva arasına konulmuş Yirmi Dokuzuncu Lem’a’yı getirdi. Onu o kadar çok okumuş ki, artık ezberlemişti. Hayretler içinde kaldım. “Hocam hapishanedeyken yegane rızkım buydu.” dedi.
Sohbetine doyum olmuyordu. Fakat biz, bir an önce Üstadı görebilmek için sabırsızlanıyorduk. Rüştü Ağabey’e Üstadımızı ne zaman ziyaret edebileceğimizi sordum, “İkindi namazından sonra” diye karşılık verdi.
Üstad’dan Dua Talebim
Yine camiye giderek ikindi namazını kıldık. Sonra Rüştü Efendi bizi bir kenara çekerek:
“Aman dikkat edin. Bizi takip edebilirler. Üstadımız göz hapsinde tutuluyor. Beni uzaktan takip edin. Polisler Üstadı ziyarete gittiğimizi anlarlarsa, tutup sizi karakola götürürler, sıkıntı verirler.” dedi.
Namazdan sonra Üstadı ziyaret etmek üzere yola koyulduk. Rüştü Ağabey önde gidiyor, biz de arkasından onu takip ediyorduk. Ana caddeden sokaklara daldık. Sanki ayaklarımızın ucuna basa basa yürüyorduk. Kıvrım kıvrım sokaklar bitmek tükenmek bilmiyordu. Rüştü Ağabey, önce biraz güneye gidiyor, birkaç sokak geçiyor, sonra batıya doğru çark ediyor, biraz yürüdükten sonra bu defa doğuya dönüyor, hızla yola koyuluyordu. Yaptığı şey ustaca bir taktik, bir şaşırtmacadan ibaretti. Bunu anlamıştık.
Rüştü Ağabey bir evin önünde durdu, bize bir baş işareti yaptı ve kapıyı çaldı. Adımlarımızı yavaşlattık. O kapı açılır açılmaz içeri daldı. Biz vardığımızda aralık bırakılan kapıdan kendimizi hemen içeri attık ve bizi beklemekte olan Rüştü Ağabey ile birlikte merdiveni tırmandık. Merdiven başında bizi gür kaşlı, heybetli biri karşıladı. Rüştü Ağabey bizi tanıştırdı. Bu zat gıyaben çok iyi bildiğimiz meşhur Tahir Ağabeydi. Siyah kaşları aşağıya doğru sarkıktı. Heybetli ve celâdetliydi. Bir o kadar da tevazu ve mahviyet sahibiydi. Fevkalâde edepliydi. Celâl ve cemâl, sanki onda birlikte tecelli etmişti. Ankara’dan getirdiğimiz formayı kendisine takdim ettim. Formayla beraber bir de mektup verdim. Mektubu yolda yazmıştım. Görüştüğümüzde, heyecanlanıp sıkılarak huzurunda bir şey konuşamam endişesiyle Üstada bu mektubu yazmış ve kendisinden Risale-i Nur’u anlama ve son nefesime kadar ona ihlâs ve sadakatle hizmet etme hususunda dua istirhamında bulunmuştum.
Tahir Ağabey, elinde forma ve mektupla Üstad'ın odasına girdi. Birkaç dakika sonra geri döndü. Bizi bir salona aldı ve “Üstada söyledim, sizinle görüşmeyi kabul etti, biraz bekleyin kendisi teşrif edecekler.” dedi.
Beklemeye koyulduk. Salon oldukça sadeydi. Yere serilen kilimler, tahta zemini tam örtmemişti. Duvarın dibinde bir tahta sedirden başka oturulabilecek bir eşya göze çarpmıyordu. Fakat bu mütevazî odada insana huzur ve ferahlık veren ve sultan saraylarında bile emsali bulunmayan bir derunî hava vardı. Yorgunluklarımı, endişelerimi ve bütün sıkıntılarımı unutmuştum. Şimdi, hayatımın en bahtiyar ve nuranî, en huzurlu bir anındaydım. Kalbim büyük bir heyecan ve helecanla atıyordu. Böyle mesut bir halet-i ruhiye içersindeyken, kapı hafifçe aralandı ve mavera-i ufuktan gönlümün semasına bir bedr-i münir doğdu. İşte Bediüzzaman Hazretleri salona teşrif buyurmuştu.
Bu güne kadar siması, boyu posu hususundaki duyduklarıma denk düşmüştü. Asırların beklediği bu muhteşem insan işte gözümün önünde idi. Bir başka dünyada idim. Ruhumun hâlini kelâm anlatamazdı.
Ayağa fırladık. Elini öptük. Tebessümle taltif buyurdu ve “Hoş geldiniz” dedi. Oturduk. Mektubu okuması için Tahir Ağabey’e verdi. Tahir Ağabey mektubu açarken, Üstadımız Erzurum’a Cihan Harbi’nden önce geldiğini, Kurşunlu Camii Medresesi’nde bir ay kadar kaldığını, âlimlerle sohbetlerde bulunduğunu anlattı. Daha sonra, Tahir Ağabey mektubumu Üstada okudu. Üstadımız mütebessimane dinlediler ve duada bulundular.
Daha sonra, Üstadımız Ankara’dan getirdiğimiz formayı sayfa sayfa çevirmeye başladı. O anki süruru, memnuniyeti, tavsife sığacak gibi değildi. Forma, onun için bir zafer sancağı gibiydi. Seksen küsur senelik bereketli bir ömrün harika meyvesini seyretmenin neşesini yaşıyordu. Bize dönerek:
“Risale-i Nur, çok yakın zamanda başlara taç olacaktır. Öyle zaman gelecek ki, satırı altınla satılacaktır. Radyo lisanıyla bütün dünyaya neşrolunacaktır.”
diye beşaretlerde bulundu.
Daha sonra, Risale-i Nur’u okumanın ehemmiyeti üzerinde çok tahşidat yaptı. Nazarları daima eserlere tevcih ettiriyordu.
“Uzaklardan buraya kadar gelmenize hiç lüzum yok. Risale-i Nur’u okuyan benimle görüşmüş ve benden ders almış gibidir. Sizler buraya gelince ben minnet altında kalıyorum. Lâzım geliyor ki, sizlerin hiç olmazsa yol paralarınızı vereyim.” dedi.
Üstadı hem büyük bir dikkatle dinliyor, hem de kendisini hayran hayran seyrediyordum. Konuşurken sağ elini yer yer sol dizine hafifçe vuruyordu. Her hareketi bir zarafet ve nezaket içindeydi. Tecessüm etmiş bir nur gibiydi. Sanki, insanları tenvir için âlem-i Nur’dan ruy-i zemine inmiş bir cism-i lâtif idi. Mübarek çehrelerinden tecelli eden letafet nurunu görünce basiretim öyle açıldı ki, hissiyatım üzerine çöken gaflet bulutları birden bire zail oldu. Üstada dikkatle baktım. Sermedî bir nur ile tenevvür eden bu çehrede, cihanı tenvir edecek bir güç, bir kuvve-i kudsiye açıkça hissediliyordu. O ânda vücuduma bir hiffet, ruhuma bir inşirah, idrakime bir intibah geldi.
Yaşlı olmasına rağmen bir delikanlı kadar zindeydi. Kendinde yorgunluktan hiçbir eser görünmüyordu. Rengi hafif pembeydi. Boyu, ortanın üstündeydi. Boyu, ortanın üstündeydi. Zarif bir endamı vardı. Başındaki sarık adeta bir saadet tacı, bir marifet sembolüydü.
Bu helâket ve felâket asrının, onun yaşlanmış omuzlarına yüklediği, onca ıstırap ve meşakkat, belini bükememiş, endamını eğememişti. Dudaklarında tatlı bir tebessüm, gözlerinde şefkat pırıltıları vardı. Kaşlarında ise, heybetli bir celâdet hakimdi. Ensesinde ve şakaklarında aşağı doğru dökülen gür ve beyaz saçları dikkatimi çekti.
Onun bir asra yakın çektiği çileler, ıstıraplar ve meşakkatler vücudundaki mevzun insicamı zedeleyememiş, sadece saçlarını ağartmıştı.
Formayı bir diğer talebesine uzatarak:
“Zübeyir, oku!” diye emretti. Zübeyr Ağabey, Üstad'ın uzattığı formayı büyük bir edeple aldı ve okumaya başladı.
Zübeyir Ağabey’in, cümleleri, mânâlarıyla bütünleşen bir ahenkle okuyuşu, bende apayrı bir tesir uyandırdı. Büyük bir coşkunlukla okuyordu. Kelimeler sanki içinden kaynayarak dudaklarından dökülüyordu. Yüzünde bin bir mânâ iç içe parıldıyordu. Okurken, yer yer başını hafifçe kaldırıyor, nazarlarını bizlere tevcih ediyordu. Bakışları temiz ve berraktı. Yeşilimsi gözlerinde ulvî mânâlar dolaşıyordu.
Zübeyir Ağabey formanın okumasını bitirince Üstadımız bana dönerek:
“Risale-i Nur burada okundukça Cenab-ı Hak Anadolu’ya gelen belâları kaldırıyor.”
buyurdu. O zaman on beş-yirmi vilayette az sayıda insan Risale-i Nur’u tanımıştı. İçimden:
“Biz ne kadar Risale-i Nur okuyoruz ki, Anadolu’dan belâların kalkmasına vesile oluyoruz?”
diye geçti. Üstadımız bir dağın yıkılışını gösterir gibi ellerini kaldırıp sağdan sola götürerek biraz celâlli bir eda ile ses tonunu da az yükselterek:
“Burada Risale-i Nur okundukça Rusya’da küfr-ü mutlak dağlar gibi yıkılıyor.”
dedi. Nitekim haber verdiği o günleri gördük.
Daha sonra, Üstad, sanki ruhumuzu okuyarak bize müteveccihen okuttuğu şu önemli dersini hiç unutamıyorum:
"Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor. Belki, bin seneden beri tedarik ve terâküm edilen müfsid âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm-ı mü'minînin de istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeâirlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur'ân'ın i'câzıyla ve geniş yaralarını Kur'ân'ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki, bu zamanda Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyânın i'câz-ı mânevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır."(1)
Üstad kalktı ve bir nazar-ı tebessümle başımı okşayıp dua ederek taltif buyurdu. Selâm vererek yanımızdan odasına doğru uzaklaşırken, maddî-manevî varlığımı da peşinden sürüklüyor...
(1) bk. Kastamonu Lahikası, (23. Mektup)
Tanıyanların Dilinden uygulamada, çevrimdışı
Çevrimdışı indirme, kilit ekranı kontrolleri ve arka planda kesintisiz dinleme için ücretsiz ve reklamsız 3ondokuz uygulamasını indirin.
Uygulamayı İndir