25-Furkan@سُورَةُ الْفُرْقَانِ

Hizb-ül Kur'an(Mealli) · Sayfa 57

KitapHizb-ül Kur'an(Mealli)
Sayfa57–58
SeviyeAna bölüm

Hizb-ül Kur'an(Mealli) kitabının "25-Furkan@سُورَةُ الْفُرْقَانِ" bölümü 57. sayfada başlar. Yukarıdaki okuyucu bu sayfadan açılır; bölümün metni aşağıda basılı nüsha görünümüyle verilmiştir. Kitabın tamamı: Hizb-ül Kur'an(Mealli).

وَاللّٰهُ خَلَقَ كُلَّ دَٓابَّةٍ مِنْ مَٓاءٍۚ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ى عَلٰى بَطْنِه۪ۚ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ى عَلٰى رِجْلَيْنِۚ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ى عَلٰٓى اَرْبَعٍۜ يَخْلُقُ اللّٰهُ مَايَشَٓاءُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ﴿٥٤﴾

45. Allah, her hayvanı sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üzeri yürür; kimi de iki ayak üzere yürür; kimi de dört (ayak) üzere yürür. Allah dilediği şeyi yaratır. Şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.

“… nutfe denilen mutemasil su katrelerinden ve toprak, müteşabih tohumlarından ve az farklı habbeciklerinden ve sineklerin birbirinin aynı olan yumurtacıklarından ve kuşların aynı havadan, birbirinin aynı nutfelerinden, hem birbirinin misli veya az farklı yumurtalarından o hadsiz efradı bulunan ve birbirinden suretçe, sanatça ve maişetçe ayrı ayrı yüz binler zîhayatları dirilten ve zemin ve bahar sayfasında yüz bin başka başka kitapları beraber, birbiri içinde, hatâsız, mükemmel yazan, hadsiz bir dikkat ve nihayetsiz bir hikmetle iş gören, tasarruf eden bir Zât-ı Hayy-ı Kayyûm ve Muhyî bir Hallâk-ı Alîm olduğuna kanaat getirmeyen, elbette hem kendini, hem bütün zeminde ve zaman şeridine asılan bütün geçmiş baharlarda ve hayatlı zemin ve feza yüzlerinde bulunmuş bütün zîhayatları inkâr etmeye ve en ahmak ve bedbaht bir zîhayat olmaya mecburdur.” (Ş., On Beşinci Şua, Birinci Makam, Altıncı Kelime, s.601. Ayrıca bk. S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Şua, Yedinci Sırr-ı Belâgat, s.424)

لَقَدْ اَنْزَلْنَٓا اٰيَاتٍ مُبَيِّنَاتٍۜ وَاللّٰهُ يَهْد۪ى مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ﴿٦٤﴾

46. Andolsun, gerçekten size açık açık ayetler indirdik. Allah dilediği kimseyi dosdoğru yola iletir.

مِنْ سُورَةُ الْفُرْقَانِ

25. FURKAN SÛRESİ’NDEN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

تَبَارَكَ الَّذ۪ى نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلٰى عَبْدِه۪ لِيَكُونَ لِلْعَالَم۪ينَ نَذ۪يرًاۙ﴿١﴾

1. Âlemlere bir uyarıcı olması için kuluna Furkan’ı indiren Allah pek yücedir!

“Hem mâden-i kemâlât ve muallim-i ahlâk-ı âliye olan o dellâl-ı vahdâniyet ve saadet, kendi kendine söylemiyor, belki söylettiriliyor. Evet, Hâlık-ı Kâinat tarafından söylettiriliyor. Üstad-ı Ezelîsinden ders alır, sonra ders verir. Çünkü, sabık işaretlerde kısmen beyan edilen binler delâil-i nübüvvetle, Hâlık-ı Kâinat, bütün mucizâtı O’nun elinde halketmekle gösterdi ki, o, O’nun hesabına konuşuyor, O’nun kelamını tebliğ ediyor. Hem O’na gelen Kur’an ise; içinde, dışında kırk vech-i i’caz ile gösterir ki, O Cenâb-ı Hakkın tercümanıdır.” (M., On Dokuzuncu Mektub, On Dokuzuncu Nükteli İşaret, s.192)

اَلَّذ۪ى لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَر۪يكٌ فِى الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَىْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْد۪يرًا﴿٢﴾

2. O ki, göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Evlat edinmedi. Mülkte ortağı yoktur. Her şeyi yaratıp takdir etmekle (iyice) takdir etti.

(bk. Nûr Sûresi 42. âyet açıklaması, s.56)

اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَك۪يلاًۙ﴿٣٤﴾

43. Arzusunu (kendisine) tanrı edineni gördün mü? (Resûl’üm) Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?

“Zira: İnsan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki, evvelâ ve bizzat yalnız zâtını sever; başka her şeyi nefsine feda eder. Mâbuda lâyık bir tarzda nefsini metheder; mâbuda lâyık bir tenzihle nefsini meâyipten tenzih ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabul etmez. Nefsine perestiş eder tarzında, şiddetle müdafaa eder. Hattâ, fıtratında tevdi edilen ve Mâbud-u Hakikînin hamd ve tesbihi için ona verilen cihazat ve istidadı kendi nefsine sarf ederek, مَنِ اتَّخَذَاِلَهَهُ هَوَيهُ sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir.” (S., Yirmi Altıncı Söz, Zeyl, Birinci Hatve, s.477. Ayrıca bk. L., Yirmi Sekizinci Lem’a, s.275; MN., Onuncu Risale, Birinci Hatve, s.207)

اَمْ تَحْسَبُ اَنَّ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَۜ اِنْ هُمْ اِلَّا كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ سَب۪يلاً﴿٤٤﴾

44. Yoksa sen, gerçekten çoklarının işiteceklerini (söz dinleyeceklerini) yahut akıllarını çalıştıracaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidirler, hatta onlar yolca daha sapıktırlar.

اَلَمْ تَرَ اِلٰى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ ۚ وَلَوْ شَٓاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِنًاۚ ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَل۪يلاًۙ﴿٥٤﴾

45. Görmedin mi Rabbin, gölgeyi nasıl uzattı? Eğer dileseydi, onu elbette durgun (hareketsiz) kılardı. Sonra güneşi ona delil kıldık.

ثُمَّ قَبَضْنَاهُ اِلَيْنَا قَبْضًا يَس۪يرًا﴿٦٤﴾

46. Sonra onu azar azar kendimize (başka yöne) çektik.

وَهُوَ الَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِبَاسًا وَالنَّوْمَ سُبَاتًا وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُورًا﴿٧٤﴾

47. O ki, geceyi size örtü, uykuyu dinlenme kıldı ve gündüzü de (işe) dağılma zamanı kıldı.

Sayfa 58

وَهُوَ الَّذ۪ٓى اَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَىْ رَحْمَتِه۪ۚ وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً طَهُورًاۙ﴿٨٤﴾

لِنُحْيِىَ بِه۪ بَلْدَةً مَيْتًا وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَٓا اَنْعَامًا وَاَنَاسِىَّ كَث۪يرًا﴿٩٤﴾

48, 49. O ki rüzgârı rahmetinin (yağmurun) önünde müjdeciler kıldı. Onunla ölü bir beldeyi diriltmemiz ve yarattığımız hayvanlara ve birçok insanlara içirtmemiz için, gökten de tertemiz bir su indirdik.

“Şimdi rüzgârlara bak ki: Sair hakîmâne, kerîmâne faydalarının ve vazifelerinin şehadetiyle, gayet mühim ve kesretli vazifelere koşuyorlar. Demek o dalgalanmak, bir Sâni-i Hakîm tarafından bir tavziftir, bir tasriftir, bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise, emr-i Rabbânînin çabuk yerine getirilmesine sür’atle çalışmaktır.” (S., Otuz Üçüncü Söz, Yirminci Pencere, s.671. Ayrıca bk. Ş., Üçüncü Şua, ve Yedinci Şua, s.45 ve 107) “Mesela yağmur geliyor. Yağmuru zâhiren intaç eden esbab, hayvânâtı düşünüp, onlara acıyıp merhamet etmekten ne kadar uzak olduğu malûmdur. Demek, hayvânâtı halk eden ve rızıklarını taahhüt eden bir Hâlık-ı Rahîmin hikmetiyle imdada gönderiliyor. Hattâ yağmura ‘rahmet’ deniliyor. Çünkü çok âsâr-ı rahmet ve faydaları tazammun ettiğinden, güya yağmur şeklinde rahmet tecessüm etmiş, takattur etmiş, katre katre geliyor.” (S., Otuz Üçüncü Söz, Yirmi Yedinci Pencere, s.680)

تَبَارَكَ الَّذ۪ى جَعَلَ فِى السَّمَٓاءِ بُرُوجًا وَجَعَلَ ف۪يهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُن۪يرًا﴿١٦﴾

61. Gökte burçlar var eden ve onda bir kandil (Güneş), bir de nur saçan Ay barındıran (Allah) pek yücedir!

“Lâmba tabiriyle şöyle bir üslûba pencere açar ki: Şu âlem bir saray; ve içinde olan eşya ise, insana ve zîhayata ihzar edilmiş müzeyyenat ve mat'ûmat ve levazımat olduğunu; ve güneş dahi musahhar bir mumdar olduğunu ihtarla Sâniin haşmetini ve Hâlıkın ihsanını ifham ederek tevhide bir delil gösterir ki, müşriklerin en mühim, en parlak mâbud zannettikleri güneş, musahhar bir lâmba, câmid bir mahlûktur. Demek, sirac tabirinde, Hâlıkın azamet-i rububiyetindeki rahmetini ihtar eder; rahmetin vüs'atindeki ihsanını ifham eder; ve o ifhamda, saltanatının haşmetindeki keremini ihsas eder; ve o ihsasta, vahdâniyeti ilâm eder ve mânen der ki: ‘Câmid bir sirâc-ı musahhar, hiçbir cihette ibadete lâyık olamaz.’ ” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.377)

وَهُوَ الَّذ۪ى جَعَلَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ اَوْ اَرَادَ شُكُورًا﴿٢٦﴾

62. O ki, iyice düşünmek isteyen yahut şükretmek isteyen için geceyi ve gündüzü birbiri ardınca getirdi.

وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْنًا وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا﴿٣٦﴾

63. Rahman’ın kulları o kimselerdir ki, yeryüzünde vakarla yürürler ve cahiller onlara hitap ettiği zaman: “Selam!..” derler.

وَالَّذ۪ينَ يَب۪يتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَامًا﴿٤٦﴾

64. (Onlar) o kimselerdir ki, Rablerine secde ederek ve ayakta durarak gecelerler.

وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَۗ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًاۗ﴿٥٦﴾

65. (Onlar) o kimselerdir ki: “Rabbimiz, cehennem azabını bizden çevir. Şüphesiz onun azabı ayrılmaz (gelip geçici değildir).” derler.

“… pek çok âyetlerin ve başta Resûl-i Ekrem (A.S.M.) ve umum peygamberler ve ehl-i hakikatın, her vakit dualarında اَجِرْنا مِنَ النَّارِ * نَجِّنا مِنَ النَّارِ * خَلِّصْنا مِنَ النَّارِ ve vahiy ve şuhuda binaen onlarca kat'iyet kesb eden Cehennemden ‘bizi hıfzeyle’ demeleri gösteriyor ki; nev-i beşerin en büyük meselesi Cehennemden kurtulmaktır. Ve kâinatın pek çok ehemmiyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakikati Cehennemdir ki, bir kısım o ehl-i şuhud ve keşif ve tahkik onu müşahede eder. Ve bir kısmı tereşşuhatını ve gölgelerini görür, dehşetinden feryat ederler, ‘Bizi ondan kurtar’ derler.” (Ş., On Birinci Şua, Sekizinci Mes’ele, İkinci Mebhas, s.232)

اِنَّهَا سَٓاءَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا﴿٦٦﴾

66. “Şüphesiz o, karargah olarak da ikametgah olarak da ne kötüdür!”

وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَنْفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذٰلِكَ قَوَامًا﴿٧٦﴾

67. (Onlar) o kimselerdir ki, harcadıkları zaman israf da etmezler, sıkmazlar da (cimrilik de etmezler). Bunun ikisi arasında orta bir yol tutarlardı.

وَالَّذ۪ينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ وَلَايَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّت۪ى حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَلَايَزْنُونَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَامًاۙ﴿٨٦﴾

68. (Onlar) o kimselerdir ki, Allah’la beraber başka bir İlaha tapmazlar. Allah’ın haram ettiği cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Kim bunu yaparsa, ceza ile karşılaşır.

يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ ف۪يه۪ ۫ مُهَانًاۗ﴿٩٦﴾

69. Ona kıyamet gününde azap katlanır ve içinde hor olarak ebedi kalır.

اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا﴿٠٧﴾

70. Ancak tövbe eden, iman eden ve iyi bir amel eden(ler) müstesnadır ki, işte Allah, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.

“Nefs-i emâre, tahrip ve şer cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir. Fakat icad ve hayırda iktidarı pek azdır ve cüz'îdir. Evet, bir haneyi bir günde harap eder, yüz günde yapamaz. Lâkin, eğer enâniyeti bıraksa, hayrı ve vücudu tevfik-i İlâhiyeden istese, şer ve tahripten ve nefse itimattan vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa, o vakit يُبَدِّلُ اللهُ سَيِّاَتِهِمْ حَسَناتٍ sırrına mazhar olur. Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılâb eder. Ahsen-i takvim kıymetini alır, âlâ-yı illiyyîne çıkar.” (S., Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Birinci Nükte, s.320; NİK., Dokuzuncu Ders, s.57)

Sayfa 57   Okuyucuda devam et

Hizb-ül Kur'an(Mealli) uygulamada, çevrimdışı

Çevrimdışı indirme, kilit ekranı kontrolleri ve arka planda kesintisiz dinleme için ücretsiz ve reklamsız 3ondokuz uygulamasını indirin.

Uygulamayı İndir