31-Lukman
Hizb-ül Kur'an(Mealli) · Sayfa 70
Hizb-ül Kur'an(Mealli) kitabının "31-Lukman" bölümü 70. sayfada başlar. Yukarıdaki okuyucu bu sayfadan açılır; bölümün metni aşağıda basılı nüsha görünümüyle verilmiştir. Kitabın tamamı: Hizb-ül Kur'an(Mealli).
مِنْ سُورَةُ لُقْمٰانَ
31. LOKMAN SÛRESİ’NDEN
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّع۪يمِۙ﴿٨﴾
خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقًّاۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴿٩﴾
8, 9. Şüphesiz iman edip, iyi şeyler yapanlar için, (nimeti bol) Naim cennetleri vardır. Bu, Allah’ın gerçek bir va’didir. O, mutlak galip, hikmet sahibidir.
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا وَاَلْقٰى فِى الْاَرْضِ رَوَاسِىَ اَنْ تَم۪يدَ بِكُمْ وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۜ وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ﴿٠١﴾
10. O, gökleri ve yeri direksiz yarattı, onu görüyorsunuz. Sizi sarsar diye yere sabit dağlar koydu ve onda her çeşit canlıdan yaydı. Gökten su indirdik de, orada her güzel (bitkiden) çiftten yarattık.
“Size zemini güzel serilmiş bir beşik; dağları hanenize ve hayatınıza defineli direk, hazineli kazık; sizi birbirini sever, ünsiyet eder çift, geceyi hâb-ı rahatınıza örtü, gündüzü meydan-ı maişet; Güneşi ışık verici, ısındırıcı bir lâmba; bulutları âb-ı hayat çeşmesi gibi ondan suyu akıttım. Basit bir sudan bütün erzakınızı taşıyan bütün çiçekli, meyveli muhtelif eşyayı kolay ve az bir zamanda îcad ederiz. Öyle ise, yevm-i fasl olan kıyamet sizi bekliyor. O günü getirmek bize ağır gelmez.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şua, İkinci Suret, Üçüncü Nokta, s.375)
هٰذَا خَلْقُ اللّٰهِ فَاَرُون۪ى مَاذَا خَلَقَ الَّذ۪ينَ مِنْ دُونِه۪ۜ بَلِ الظَّالِمُونَ ف۪ى ضَلَالٍ مُب۪ينٍ۟﴿١١﴾
11. “İşte bunlar, Allah’ın yaratmasıdır. Siz de bana O’ndan başkalarının ne yarattığını gösterin.” de. Hayır (gösteremezler), zalimler apaçık bir sapıklıktadırlar.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا لُقْمٰنَ الْحِكْمَةَ اَنِ اشْكُرْ لِلّٰهِۜ وَمَنْ يَشْكُرْ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِىٌّ حَم۪يدٌ﴿٢١﴾
12. And olsun, gerçekten biz, Lokman’a, “Allah’a şükret!”, diye hikmet verdik. Kim şükrederse, ancak kendi için şükreder. Kim de nankörlük ederse, şüphesiz Allah çok zengindir (müstağnidir), övgüye layıktır.
وَاِذْ قَالَ لُقْمٰنُ لِابْنِه۪ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللّٰهِۜ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ﴿٣١﴾
13. Hani, Lokman, oğluna öğüt vererek: “Ey oğulcuğum, Allah’a şirk koşma. Şüphesiz şirk elbette büyük bir zulümdür!” demişti.
“Evet, küfür, mevcudatın kıymetini iskat ve mânâsızlıkla itham ettiğinden, bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudat aynalarında cilve-i Esmâyı inkâr olduğundan; bütün esmâ-i İlâhiyeye karşı bir tezyif ve mevcudatın vahdâniyete olan şehadetlerini reddettiğinden, bütün mahlûkata karşı bir tekzip olduğundan, istidad-ı insanîyi öyle ifsad eder ki, salâh ve hayrı kabule liyakati kalmaz. Hem bir zulm-ü azîmdir ki, umum mahlûkatın ve bütün esmâ-i İlâhiyenin hukukuna bir tecavüzdür. İşte şu hukukun muhafazası ve nefs-i kâfir hayra kabiliyetsizliği, küfrün adem-i affını iktiza eder. اَنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ şu manayı ifade eder.” (S., Onuncu Söz, Dokuzuncu Hakikat, Haşiye, s.82. Ayrıca bk. S., Otuzuncu Söz, Birinci Maksad, s.538; Ş., İkinci Şua, Birinci Makamın Birinci Meyvesi, s.11; MN., Zerre, s.185)
وَوَصَّيْنَا اْلاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِۚ حَمَلَتْهُ اُمُّهُ وَهْنًا عَلٰى وَهْنٍ وَفِصَالُهُ ف۪ى عَامَيْنِ اَنِ اشْكُرْ ل۪ى وَلِوَالِدَيْكَۜ اِلَىَّ الْمَص۪يرُ﴿٤١﴾
14. Biz insana, anasını babasını (iyi davranmasını) tavsiye ettik. Anası onu zaaf üstüne zaafla (bin bir zahmetle) taşıdı. Sütten kesilmesi de iki yıldadır. Ona: “Bana da, ebeveynine de şükret. Dönüş yalnız banadır!” (dedik).
“Evet, dünyada en yüksek hakikat, peder ve validelerin evlâtlarına karşı şefkatleridir. Ve en âli hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukabil hürmet haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını, kemâl-i lezzetle evlâtlarının hayatı için feda edip sarf ediyorlar. Öyleyse, insaniyeti sukut etmemiş ve canavara inkılâp etmemiş herbir veled; o muhterem, sadık, fedakâr dostlara hâlisâne hürmet ve samimâne hizmet ve rızalarını tahsil ve kalblerini hoşnut etmektir. Amca ve hala, peder hükmündedir; teyze ve dayı, ana hükmündedir.” (M., Yirmi Birinci Mektub, s.259)
وَاِنْ جَاهَدَاكَ عَلٰٓى اَنْ تُشْرِكَ ب۪ى مَالَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِى الدُّنْيَا مَعْرُوفًاۘ وَاتَّبِعْ سَب۪يلَ مَنْ اَنَابَ اِلَىَّۚ ثُمَّ اِلَىَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ﴿٥١﴾
15. Eğer o ikisi (ana ve baban), hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana şirk koşman için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana dönenlerin yoluna uy. Sonra da dönüşünüz yalnız banadır. Ben de size yaptıklarınızı haber veririm.
“Sa’d bin Ebî Vakkas (ra) İslâm’ı ilk kabûl edenlerden olup, annesine pek fazla iyilik ve hürmet ederdi. Oğlunun kendisine düşkünlüğünü bilen annesi, bir gün şöyle dedi: ‘Bu yeni ortaya çıkan din de nedir? Allah’a yemîn ederim ki, ne yemek yiyeceğim ne de bir şey içeceğim! Tâ ki eski dînine dönersin; yâhut da böylece ölürüm! Sana da anne kâtili derler!’ Bundan sonra yedi gün yemedi, içmedi. Sonunda oğlu Sa’d yanına varıp dedi ki: ‘Ey anneciğim! Yüz tâne canın olsa ve bunlar teker teker çıksalar, bulunduğum hak dîni yine de terk etmem! Bundan sonra ister ye, ister yeme!’ Bu hâdiseyi müteâkıben nâzil olan bu âyet-i kerîme açıkça ifade ediyor ki, İslâm’ın yasakladığı yerlerde anne ve baba dahi olsalar, başkasına itâat haramdır.”(KMM., Lokman Sûresi 15.âyet açıklaması, s.396)
يَا بُنَىَّ اِنَّهَٓا اِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ ف۪ى صَخْرَةٍ اَوْ فِى السَّمٰوَاتِ اَوْ فِى الْاَرْضِ يَاْتِ بِهَا اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَط۪يفٌ خَب۪يرٌ﴿٦١﴾
16. “Ey oğulcuğum! Gerçekten o (iyilik), bir hardal tanesi kadar olsa da, bir kaya içinde olsa yahut göklerde yahut yerde olsa, Allah onu (senin karşına) getirir. Şüphesiz Allah, latiftir (çok lütufkârdır), her şeyden haberdardır.”
يَا بُنَىَّ اَقِمِ الصَّلٰوةَ وَاْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلٰى مَٓا اَصَابَكَۜ اِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ اْلاُمُورِۚ﴿٧١﴾
17. “Ey oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret ve kötülükten men et. Başına gelene sabret. Şüphesiz bunlar, azmedilmeğe değer işlerdendir.”
“Evet, nasıl ki Fâtiha Kur’ana, insan kâinata fihristedir; namaz da hasenata fihristedir. Çünkü namaz; savm, hac, zekât ve sair hakikatleri hâvi olduğu gibi, idrakli ve idraksiz mahlûkatın ihtiyarî ve fıtrî ibadetlerinin nümunelerine de şâmildir. Meselâ secdede, rükûda, kıyamda olan melâikenin ibadetlerini, hem taş, ağaç ve hayvanların o ibadetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibadettir...” “... Namaz, Hâlık-ı Zülcelâl tarafından her yirmi dört saat zarfında tayin edilen vakitlerde manevî huzuruna yapılan bir dâvettir. Bu dâvetin şe'nindendir ki, her kalb, kemâl-i şevk ve iştiyakla icabet etsin ve mi'raçvâri olan o yüksek münâcâta mazhar olsun. Namaz; kalblerde azamet-i İlâhiyeyi tesbit ve idame ve akılları ona tevcih ettirmekle adalet-i İlâhiyenin kanununa itaat ve nizam-ı Rabbânîye imtisal ettirmek için yegâne İlâhi bir vesiledir.” (İİ., Sadaka, s.42) “Sana bir musibet geldiği vakit, de: اِنَّ للهِ وَاِنَّااِلَيْهِ رَاجِعُونَ Yani, ‘Ben Mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer O’nun izin ve rızasıyla geldinse, merhaba, safâ geldin. Çünkü, elbette bir vakit O’na döneceğiz ve O’nun huzuruna gideceğiz ve O’na müştakız.” (L., On Yedinci Lem’a, Beşinci Nota, s.120) “Ve sabırsızlık ise, Allah'tan şikâyeti tazammun eder. Ve ef'âlini tenkit ve rahmetini itham ve hikmetini beğenmemek çıkar. Evet, musibetin darbesine karşı şekvâ suretiyle elbette âciz ve zayıf insan ağlar. Fakat şekvâ O’na olmalı; O’ndan olmamalı. Hazret-i Yakup Aleyhisselâmın اِنَّمَااَشْكُوا بَثِّ وَحُزْنِى اِلَى ا للهِ demesi gibi olmalı. Yani, musibeti Allah'a şekvâ etmeli; yoksa Allah'ı insanlara şekvâ eder gibi ‘Eyvah! Of!’ deyip, ‘Ben ne ettim ki bu başıma geldi?’ diyerek âciz insanların rikkatini tahrik etmek zarardır; mânasızdır.” (M., Yirmi Üçüncü Mektub, Dördüncü Sualiniz, s.281)
وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِى الْاَرْضِ مَرَحًاۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍۚ﴿٨١﴾
18. “İnsanlardan yüzünü çevirme, yeryüzünde şımararak yürüme. Şüphesiz Allah, hiçbir kendini beğeneni ve övüneni sevmez.
وَاقْصِدْ ف۪ى مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَۜ اِنَّ اَنْكَرَ الْاَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَم۪يرِ۟﴿٩١﴾
19. “Yürüyüşünde mutedil ol. Sesini kıs. Çünkü seslerin en kötüsü, elbette merkeplerin sesidir.”
وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۜ وَاِلَى اللّٰهِ عَاقِبَةُ اْلاُمُورِ﴿٢٢﴾
22. Kim iyilik eden olarak, yüzünü / kendini Allah’a teslim ederse, en sağlam kulpa sarılmıştır. İşlerin sonu yalnız Allah’a (dayanır).
وَمَنْ كَفَرَ فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُۜ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُواۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ﴿٣٢﴾
23. (Resûl’üm!) Kim inkâr ederse, onun inkarı seni üzmesin. Onların dönüşü ancak bizedir, biz de onlara, yaptıklarını haber vereceğiz. Şüphesiz Allah, göğüslerin sahibini (kalplerde olanı) hakkıyle bilendir.
نُمَتِّعُهُمْ قَل۪يلاً ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ اِلٰى عَذَابٍ غَل۪يظٍ﴿٤٢﴾
24. Onları az bir şey yararlandırırız, sonra da onları ağır bir azaba mecbur ederiz.
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ﴿٥٢﴾
25. And olsun, eğer onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka: “Allah.” derler. Sen de: “Allah’a hamdolsun!” de. Hayır, onların çoğu bilmezler.
“Geçen fıkraların her birisinde, her şeyin tek bir Sâniin sun'u ve san'atı olduğuna delâlet eden başka bir âyet daha vardır. Evet, sehavetle kuvve-i iktisadiye arasında ve sür'atle mizanlı olmak arasında ve ucuzlukla kıymetli olmak arasında ve karışık olmakla mümtaz bulunmak arasında tezat vardır. Bu zıtları bir fiilinde cem etmek, ancak kudreti hadsiz bir Sâni-i Kadire mahsustur.” “... İşte bu izahdan وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ اَلسَّموَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللهُ âyet-i kerimesinin sırrı zahir oldu. Yâni, o inatlı münkire: ‘Hâlıik-ı Semavat ve Arz kimdir?’ diye sorulduğu zaman çar ü naçar: ‘Allah’dır!’ diyecektir.” (MN., Lâsiyyemalar, s.36)
لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِىُّ الْحَم۪يدُ﴿٦٢﴾
26. Göklerde ve yerdeki şeylerin hepsi Allah’ındır. Şüphesiz Allah, gerçek zengin, övgüye layık olandır.
وَلَوْ اَنَّ مَا فِى الْاَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ اَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِه۪ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ﴿٧٢﴾
27. Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, deniz de (mürekkep olsa) ve hatta, arkasından yedi deniz daha, ona yardım etse (hepsi mürekkep olsa), Allah’ın sözleri yazmakla bitmez. Şüphesiz Allah, mutlak galip, hikmet sahibidir.
“Birinci Harf: Nasıl ki sıfat-ı Kelâmın kelimeleri var. Öyle de, Kudretin de mücessem kelimeleri var; İlmin de hikmetli kaderî kelimeleri var ki, bütün mevcudattır. Hususen zîhayatlar, hususen küçük mahlûklar, herbiri birer kelime-i Rabbâniyedir ki Mütekellim-i Ezelîye, kelâmdan daha kuvvetli bir surette işaret eder. Ve onların adedini, denizler mürekkep olsa bitiremezler, demek olduğu mânâsına dahi şu âyet-i kerîme remzen bakıyor.” “İkinci Harf: Bütün melâikelere ve insanlara, hattâ hayvanlara gelen umum ilhamlar, bir nevi kelâm-ı İlâhîdir. Bu kelâmın kelimâtı elbette gayr-ı mütenâhidir. Saltanat-ı Mutlakanın nihâyetsiz cünûdunun mütemâdiyen aldıkları ilhâm ve o emr-i İlâhiyenin kelimâtı ne derece çok ve nihâyetsiz olduğunu âyet bize haber veriyor demektir.…” (L., Yirmi Sekizinci Lem’a, Altıncı Nükte, Beşinci Kelime, -Söz Basım- s.430. Ayrıca bk. Kehf Sûresi 109. âyet açıklaması, s.43; S., On İkinci Söz, Dördüncü Esas, s.134)
Hizb-ül Kur'an(Mealli) uygulamada, çevrimdışı
Çevrimdışı indirme, kilit ekranı kontrolleri ve arka planda kesintisiz dinleme için ücretsiz ve reklamsız 3ondokuz uygulamasını indirin.
Uygulamayı İndir