39-Zümer@سُورَةُ الزُّمَرِ
Hizb-ül Kur'an(Mealli) · Sayfa 84
Hizb-ül Kur'an(Mealli) kitabının "39-Zümer@سُورَةُ الزُّمَرِ" bölümü 84. sayfada başlar. Yukarıdaki okuyucu bu sayfadan açılır; bölümün metni aşağıda basılı nüsha görünümüyle verilmiştir. Kitabın tamamı: Hizb-ül Kur'an(Mealli).
اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ﴿٦٧١﴾
176. Azabımızı mı acele istiyorlar?
فَاِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَٓاءَ صَبَاحُ الْمُنْذَر۪ينَ﴿٧٧١﴾
177. O (azap) meydanlarına inince, uyarılanların sabahı ne kötüdür!
وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتّٰى ح۪ينٍۙ﴿٨٧١﴾
178. Sen bir süreye kadar onlardan yüz çevir.
وَاَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ﴿٩٧١﴾
179. (Başlarına gelecek olanı) gör; ileride onlar da görecekler.
سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَۚ﴿٠٨١﴾
180. Senin Rabbin, galipliğin Rabbi, onların niteledikleri şeyden münezzehtir.
وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَل۪ينَۚ﴿١٨١﴾
181. Gönderilmiş (peygamber)lere selam olsun.
وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴿٢٨١﴾
182. Ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun!
“Hz.Ali (ra)’dan rivâyet edilmiştir ki: ‘Her kim kıyâmet günü, amellere verilen mükâfatlardan tam ölçekle sevinmeyi isterse, bulunduğu meclisten kalkacağı zaman son sözü, bu üç âyet-i celîleyi (Saffat Suresi:180, 181 ve 182. âyetleri) okumak olsun!” (KMM., Sâffât Sûresi 182.âyet açıklaması, s.451)
مِنْ سُورَةُ صٓ
38. SAD SÛRESİ’NDEN
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلاًۜ ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِۜ﴿٧٢﴾
27. Biz göğü, yeri ve ikisinin arasındakileri boşuna yaratmadık. Bu, kâfirlerin zannıdır. Kâfirlere ateşten dolayı yazıklar olsun!
“Bu masnuata, hususan hayvanata ve nebatata bakıyoruz, görüyoruz ki: Kasd ve iradeyi gösteren ve ilim ve hikmeti bildiren daimî bir tezyin, bir süslemek ve tesadüfe hamli imkânsız bir tanzim, bir güzelleştirmek hükmediyor. Hem kendi san’atını beğendirmek ve nazar-ı dikkati celbetmek ve masnuunu ve seyircilerini memnun etmek için her şeyde öyle bir nazik san’at ve ince hikmet ve âlî zînet ve şefkatli bir tertib ve tatlı vaziyet görünüyor; bedahet derecesinde anlaşılır ki, kendini zîşuurlara bildirmek ve tanıttırmak isteyen perde-i gayb arkasında öyle bir san’atkâr var ki, herbir san’atıyla çok hünerlerini ve kemalâtını teşhir ile kendini sevdirmek ve medh ü senasını ettirmek ister.” (Ş., Dördüncü Şua, Altıncı Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, Üçüncü Bürhan, s.79) “Evet bu kâinatın Sâni’-i Hayy-u Kayyum’u bu kadar hadsiz enva’-ı nimetiyle kendini zîhayatlara bildirip sevdirdiğine mukabil, elbette zîhayatlardan o nimetlere karşı teşekkür ve sevdirmesine mukabil sevmelerini ve kıymetdar san’atlarına mukabil medh ü sena etmelerini ve evamir-i Rabbaniyesine karşı itaat ve ubudiyetle mukabele edilmelerini ister.” “İşte bu sırr-ı rububiyete göre teşekkür ve ubudiyet, bütün enva’-ı hayatın ve dolayısıyla bütün kâinatın en ehemmiyetli gayesi olduğundandır ki, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan pek çok hararetle ve şiddetle ve halâvetle şükür ve ibadete sevkediyor. Ve ibadet Cenab-ı Hakk’a mahsus ve şükür ona lâyık ve hamd ona hastır diye çok tekrar ile beyan ediyor.” (L., Otuzuncu Lem’a, Beşinci Nükte, Üçüncü Remiz, s.332. Ayrıca bk. L., Otuzuncu Lem’a Altıncı Nükte, s.356; S., Lemeat, s.695; M., Yirminci Mektub, Beşinci Kelime, s.237)
اَمْ نَجْعَلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِد۪ينَ فِى الْاَرْضِۘ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّق۪ينَ كَالْفُجَّارِ﴿٨٢﴾
28. Yoksa biz, iman edip iyi şeyler yapanları, yeryüzünde bozguncular gibi kılar mıyız? Yahut, takva sahiplerini kötüler gibi kılar mıyız?
كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِه۪ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ﴿٩٢﴾
29. (Bu), âyetlerini iyice düşünsünler ve saf akıl sahipleri de öğüt alsınlar diye, sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
قَالَ فَالْحَقُّۘ وَالْحَقَّ اَقُولُۚ﴿٤٨﴾
84. (Allah) buyurdu: “İşte bu gerçek. Ben de gerçeği söylerim.”
َلَامْلَئَنَّ جَهَنَّمَ مِنْكَ وَمِمَّنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ اَجْمَع۪ينَ﴿٥٨﴾
85. “Cehennemi senden ve onların içinden sana tabi olanlardan elbette kesinlikle dolduracağım.”
قُلْ مَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُتَكَلِّف۪ينَ﴿٦٨﴾
86. (Ey Muhammed) de ki: “Sizden buna karşı bir ücret istemiyorum. Ve ben zorlananlardan (zoraki davrananlardan) değilim.
“İşte bak: Şu cezire-i vâsiada vahşî ve âdetlerine mutaassıb ve inatçı muhtelif akvamı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyanelerini def’aten kal’ ve ref’ ederek bütün ahlâk-ı hasene ile techiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi. Bak! Değil zahirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshir ediyor. Mahbub-u kulûb, muallim-i ukûl, mürebbi-i nüfûs, sultan-ı ervah oldu.” “Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak daimî kaldırabilir. Halbuki bak bu zât, büyük ve çok âdetleri; hem inadçı, mutaassıb büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref’edip yerlerine öyle secaya-yı âliyeyi ki, dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak vaz’ ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok hârika icraatı yapıyor. İşte şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere, Ceziret-ül Arab’ı gözlerine sokuyoruz. Haydi yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler. Yüz sene çalışsınlar. O Zâtın, o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?” (S., On Dokuzuncu Söz, Yedi ve Sekizinci Reşha, s.237)
اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ﴿٧٨﴾
87. “Bu (Kur’an), ancak âlemler için bir öğüttür.
“Kur’anın mânaları, dağ gibi akılları işba’ ettiği gibi, sinek gibi küçücük basit akılları dahi aynı sözlerle talim eder, tatmin eder. Zira Kur’an, bütün ins ü cinnin bütün tabakalarını imana davet eder. Hem umumuna imanın ulûmunu talim eder, isbat eder. Öyle ise, avamın en ümmisi havassın en ehassına omuz omuza, diz dize verip beraber ders-i Kur’anîyi dinleyip istifade edecekler. Demek Kur’an-ı Kerim, öyle bir maide-i Semâviyyedir ki; binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukûl ve kulûb ve ervah, o sofradan gıdalarını buluyorlar, müştehiyyâtını alıyorlar. Arzuları yerine gelir. Hattâ pekçok kapıları kapalı kalıp, istikbalde geleceklere bırakılmıştır.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, s.390) “... Kur’an, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi.. ve âyât-i tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi.. ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri… (…) Ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi.. ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetin mâ ve ziyası.. ve nev’-i beşerin hikmet-i hakikiyesi.. ve insaniyeti saadete sevkeden hakikî mürşidi ve hâdîsi… ve insana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hacat-ı maneviyesine merci’ olacak çok kitabları tazammun eden tek, câmi’ bir KİTAB-I MUKADDES’TİR. (S., Yirmi Beşinci Söz, , s.366)
وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَاَهُ بَعْدَ ح۪ينٍ﴿٨٨﴾
88. “Onun haberini, elbette bir zaman sonra kesinlikle bileceksiniz.”
مِنْ سُورَةُ الزُّمَرِ
39. ZÜMER SÛRESİ’NDEN
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ﴿١﴾
1. Kitabın indirilmesi mutlak galip, hikmet sahibi Allah’tandır.
“Sure-i Zümer, Câsiye, Ahkaf’ın başlarındaki تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ olan âyetler, (…) yekûnu bin üçyüz kırkiki (1342) ederek bu asrın şu tarihine nazar-ı dikkati celbetmekle beraber, Kur’anın tenziliyle çok alâkadar bir Nur’a parmak basıyor. Ve o tarihten az sonra Mu’cizat-ı Ahmediye (A.S.M.) Risalesi ve Yirminci ve Yirmidördüncü Mektublar gibi Risalet-ün Nur’un en nurani cüzleri meydan-ı intişara çıkmaları ve Kur’anın kırk vecihle i’cazını isbat eden Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesiyle haşre dair Onuncu Söz’ün ikisinin kırkikide intişarları ve kırkaltıda fevkalâde iştiharları aynı tarihte olması bir kuvvetli emaredir ki, bu âyet ona hususî bir iltifatı var.” (Ş., Birinci Şua, Yirmi Dördüncü Âyet ve Âyetler, s.713)
اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدّ۪ينَۜ﴿٢﴾
2. Şüphesiz biz kitabı sana hak ile indirdik; sen de dini O’na halis kılarak Allah’a ibadet et.
“Ey âhiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’aniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçı, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarîk-ı hakikat, en makbul bir dua-yı manevî, en kerametli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en safi bir ubûdiyet: İhlâsdır.” “BİRİNCİ DÜSTURUNUZ: Amelinizde rızâ-i İlâhî olmalı. Eğer o razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk’ın rızasını esas maksad yapmak gerektir.” (L., Yirmi Birinci Lem’a, s.159, 160)
اَلَا لِلّٰهِ الدّ۪ينُ الْخَالِصُۜ وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۢ مَانَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَٓا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰىۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ ف۪ى مَاهُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ لَايَهْد۪ى مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ﴿٣﴾
3. Bilin ki, hâlis din, Allah’ındır. O’ndan başka dostlar edinenler “Biz onlara (putlara), ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.” derler. Şüphesiz Allah, ihtilaf ettikleri şeyde aralarında hükmeder. Şüphesiz Allah yalancı, gerçek kâfire hidayet etmez.
“Teveccüh-ü nâs istenilmez; belki verilir. Verilse de onunla hoşlanılmaz. Hoşlansa ihlâsı kaybeder, riyâya girer. Şan ve şeref arzusuyla teveccüh-ü nâs ise, ücret ve mükâfat değil, belki ihlâssızlık yüzünden gelen bir itab ve bir mücazattır. Evet, amel-i salihin hayatı olan ihlâsın zararına teveccüh-ü nâs ve şan ve şeref, kabir kapısına kadar muvakkat olan bir lezzet-i cüz'iyeye mukabil, kabrin öbür tarafında azâb-ı kabir gibi nâhoş bir şekil aldığından, teveccüh-ü nâsı arzu etmek değil, belki ondan ürkmek ve kaçmak lazımdır.” (L., Yirminci Lem’a, Birinci Sebeb, Haşiye, s.149. Ayrıca bk. M., Yirmi Üçüncü Mektub, Yedinci Suâliniz, s.282)
لَوْ اَرَادَ اللّٰهُ اَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًا لَاصْطَفٰى مِمَّا يَخْلُقُ مَايَشَٓاءُۙ سُبْحَانَهُۜ هُوَ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ﴿٤﴾
4. Eğer Allah evlat edinmek isteseydi, yarattığı şeylerden dilediğini elbette seçerdi. O, münezzehtir. O; bir ve galip (gücü her şeye yeten) Allah’tır.
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۚ يُكَوِّرُ الَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ يَجْر۪ى لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ اَلَا هُوَ الْعَز۪يزُ الْغَفَّارُ﴿٥﴾
5. Gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine sarar, gündüzü de gecenin üzerine sarar. Güneşi ve ayı ram etti (hizmetinize verdi). Her biri belli bir süre için akar. Bilin ki O, mutlak galip, çok bağışlayıcıdır.
“Sâni’-i âlem olan şu kâinatın ustası, iş başında olarak Şems ve Kamer’i hangi çekiç ile yerlerine çakıyorsa; aynı çekiç ile, aynı anda zerreleri yerlerine -meselâ zîhayatların gözbebeklerinde- yerleştiriyor. Semâvâtı hangi ölçü ile, hangi manevî âlet ile tertib edip açıyorsa; aynı anda, aynı tertib ile gözün perdelerini açar, yapar, tanzim eder, yerleştirir. Hem Sâni’-i Zülcelâl manevî kudretin hangi manevî çekici ile yıldızları göklere çakıyorsa, aynı o manevî çekiç ile, beşerin sîmasındaki hadsiz alâmet-i farika noktalarını ve zahirî ve bâtınî duygularını yerlerine nakşediyor.” (M., Yirmi Dokuzuncu Mektub, Birinci Kısım, Dördüncü Nükte, s.391)
خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍۜ يَخْلُقُكُمْ ف۪ى بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ى ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ﴿٦﴾
6. Sizi tek bir nefisten (Âdem’ den) yarattı; sonra da ondan eşini meydana getirdi. Sizin için hayvanlardan sekiz çift indirdi. Sizi, analarınızın karınlarında üç karanlık içinde bir yaratmanın ardından bir yaratma ile yaratıyor. İşte Rabbiniz Allah budur! Mülk O’nundur! O’ndan başka İlah yoktur. Nasıl da (O’na ibadetten) çevriliyorsunuz!..
“Evet, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyân Sûre-i Zümer’de ... demesiyle ifade ediyor ki: ‘Sekiz nevi hayvânât-ı mübârekeyi size hazine-i rahmetinden, güya Cennetten nimet olarak indirilmiş, gönderilmiş.’ Çünkü o mübârek hayvanlar, bütün cihetleriyle, bütün beşere nimet olduğundan, saçından bedevîlere seyyar hâneler, elbiseler, etinden güzel yemekler, sütünden güzel, leziz taamlar ve derilerinden pabuçlar ve saire, hattâ gübreleri mezrûâtın erzâkı ve insanların mahrûkàtı hükmünde olup, güya o mübârek hayvanlar, tecessüm etmiş ayn-ı nimet ve rahmettirler. Onun içindir ki, yağmura ‘rahmet’ nâmı verildiği gibi, bu mübârek hayvanlara da ‘en'âm’ nâmı verilmiş. Güya nasılki rahmet tecessüm etmiş, yağmur olmuş; öyle de nimet dahi tecessüm etmiş, keçi, koyun, öküz ile manda ve deve şekillerini almış...(OL., Yirmi Sekizinci Lem’a, s.619) “Evet, meselâ mezkûr âyetlerin ferman ettikleri gibi; üç karanlık içinde bütün vâlidelerin erhamında insanların sûretlerini ayrı ayrı, mîzanlı, imtiyazlı, zînetli ve intizamlı olarak, hem şaşırmadan, yanlış etmeden, karıştırmadan basit bir maddeden açmak ve yaratmak olan fettahiyet ve umum rûy-i zeminde aynı kudret, aynı hikmet, aynı san’atla umum insanları ve hayvanları ve nebatları ihata eden bu feth-i suver hakikatı; vahdâniyetin en kuvvetli bir bürhanıdır. Çünki ihata etmek bir vahdettir; şirke yer bırakmaz.” (Ş., Yedinci Şua, İkinci Bab, Üçüncü Menzil, Birinci Hakikat, s.168)
اِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِىٌّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضٰى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَۚ وَاِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ۬ لَكُمْۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ﴿٧﴾
7. Eğer küfrederseniz (inkâr ederseniz), şüphesiz Allah sizden müstağnidir (size muhtaç değildir). Kulları için küfre razı olmaz. Eğer şükrederseniz, sizin için buna razı olur. Bir günahkâr başkasının günahını taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir. Size yaptıklarınızı haber verir. Şüphesiz O, göğüslerin sahibini (içindekileri) hakkıyle bilendir.
(bk. Fâtır Sûresi 18. âyet açıklaması, s.79)
Hizb-ül Kur'an(Mealli) uygulamada, çevrimdışı
Çevrimdışı indirme, kilit ekranı kontrolleri ve arka planda kesintisiz dinleme için ücretsiz ve reklamsız 3ondokuz uygulamasını indirin.
Uygulamayı İndir