40-Mü'min@سُورَةُ الْمُؤْمِنِ
Hizb-ül Kur'an(Mealli) · Sayfa 90
Hizb-ül Kur'an(Mealli) kitabının "40-Mü'min@سُورَةُ الْمُؤْمِنِ" bölümü 90. sayfada başlar. Yukarıdaki okuyucu bu sayfadan açılır; bölümün metni aşağıda basılı nüsha görünümüyle verilmiştir. Kitabın tamamı: Hizb-ül Kur'an(Mealli).
وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ى صَدَقَنَا وَعْدَهُ وَاَوْرَثَنَا الْاَرْضَ نَتَبَوَّ۬اُ مِنَ الْجَنَّةِ حَيْثُ نَشَٓاءُۚ فَنِعْمَ اَجْرُ الْعَامِل۪ينَ﴿٤٧﴾
74. Onlar da: “Hamdolsun O Allah’a ki, bize vaadini doğruladı ve bizi bu yere mirasçı kıldı. Cennetten dilediğimiz yere konarız. Çalışanların mükâfatı ne güzel!” dediler.
وَتَرَى الْمَلٰٓئِكَةَ حَٓافّ۪ينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْۚ وَقُضِىَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَق۪يلَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴿٥٧﴾
75. Meleklerin Arş’in etrafını kuşattıktlarını görürsün; Rablerini hamd ile tesbih ederler. (Kulların) aralarında hak ile hükmolundu ve “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun!” denildi.
مِنْ سُورَةُ الْمُؤْمِنِ
40. MÜ’MİN (ĞAFİR) SÛRESİ’NDEN
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
حٰمٓۜ﴿١﴾
1. Ha. Mim.
(bk. Bakara Sûresi 1. âyet açıklaması, s.2)
تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِۙ﴿٢﴾
غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَد۪يدِ الْعِقَابِ ذِى الطَّوْلِۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ اِلَيْهِ الْمَص۪يرُ﴿٣﴾
2, 3. Kitabın indirilmesi, mutlak galip, hakkıyla bilen; günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı çetin ve lütuf sahibi Allah’tandır. O’ndan başka İlâh yoktur. Dönüş yalnız O’nadır.
“Bu âyetin mâna-yı işârisi, Resail-in-Nur ile münasebetei çok kuvvetlidir. Bir ciheti şudur ki, Risalet-ün Nur’un ve şakirdlerinin mesleği, dört esas üzerine gidiyor." "Birincisi tefekkürdür; Hakîm ismine bakıyor. Biri de şefkattir, hadsiz olan fakrını hissetmektir ki; Rahman ve ve Rahîm isimlerine bakıyor.” “Hem şu âyet nasılki Resail-in Nur’un te’lif ve tekemmül tarihine tevafukla parmak basıyor, öyle de تَنْزِيلٌ kelimesiyle -vakf mahalli olmadığından tenvin ‘nun’ sayılmak cihetiyle- makamı beş yüz kırk yedi (547) olarak Sözler’in ikinci ve üçüncü ismi olan Resail-in Nur ve Risale-i Nur’un adedi olan beş yüz kırk sekiz veya kırkdokuza (548-549) şeddeli ‘nun’ bir ‘nun’ sayılmak cihetiyle pek cüz’î ve sırlı bir veya iki farkla tevafuk ederek remzen ona bakar, dairesine alır.” (Ş., Birinci Şua, Yirmi Beşinci Âyet, s.714)
هُوَ الَّذ۪ى يُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ رِزْقًاۜ وَمَا يَتَذَكَّرُ اِلَّا مَنْ يُن۪يبُ﴿٣١﴾
13. O ki, size ayetlerini gösterir ve size gökten rızk indirir. Ancak (O’na) yönelen kimse öğüt alır.
“Zira, gözün nûru, nûr-u îmanla ışıklanırsa ve kavîleşirse, bütün kâinat gül ve reyhanlar ile müzeyyen bir Cennet şeklinde görünür. Gözün gözbebeği de, bal arısı gibi, bütün kâinat safhalarında menkuş gül ve çiçek gibi delillerinden, bürhanlarından alacağı ibret, fikret, ünsiyet gibi üsare ve şiralarından vicdanda o tatlı, iman balları yapar. Eğer o göz küfür zulmetiyle kör olursa; dünya, genişliğiyle beraber bir hapishane şekline girer. Bütün hakaik-i kevniye, nazarından gizlenir. Kâinat ondan tevahhuş eder. Kalbi, ahzan ve ekdar ile dolar.” (İİ., Mahiyet-i Küfür, s.70)
فَادْعُوا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ﴿٤١﴾
14. Öyleyse, kâfirler hoşlanmasa da, dini O’na has kılarak (dindar ve muhlis olarak) Allah’a ibadet edin.
“İbadetin ruhu ihlâsdır. İhlâs ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilirse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.” (İİ., İbadetin Hakikatı, İhtar, s.85) “Zaten ibadet, Cennet’e girmek ve Cehennem’den kurtulmak için kılınmaz; bozulur. Belki rızâ-yı İlâhi ve emr-i Rabbanî için yapılır.” (EL-II., s.152)
رَف۪يعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِۚ يُلْقِى الرُّوحَ مِنْ اَمْرِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِۙ﴿٥١﴾
15. (O’nun) dereceleri yüksektir, Arş’in sahibidir. Ruhu (vahyi) emri ile kullarından dilediğinin üzerine bırakır ki, kavuşma (kıyamet) gününden korkutsun.
يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَۚ لَايَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ مِنْهُمْ شَىْءٌۜ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَۜ لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ﴿٦١﴾
16. O gün (kabirlerinden) çıkarlar. Onlardan Allah’a hiçbir şey gizli kalmaz. “Bugün mülk kimindir?”(denir). Bir tek, kahreden Allah’ındır (cevabı verilir).
فَاصْبِرْ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ بِالْعَشِىِّ وَاْلاِبْكَارِ﴿٥٥﴾
55. (Ey Muhammed!) Sabret. Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Günahın için istiğfar et. Rabbini hamd ile, akşam üzeri ve sabahleyin tesbih et.
“Sûrenin başı hakikî günahlardan mağfiret değil; çünki; ismet var, günâh yok. Belki makam-ı Nübüvvete lâyık bir mânâ ile Peygambere müjde-i mağfiret ve âhirinde Sahabelere mağfiret ile müjde etmekle, o îmâya bir letâfet daha katar.” (L., Yedinci Lem’a, Yedincisi, s.33) “Namazın mânası, Cenâb-ı Hakk’ı tesbih ve ta’zim ve şükürdür. Yani, celâline karşı kavlen ve fiilen ‘Sübhanallah’ deyip takdis etmek. Hem kemaline karşı, lafzan ve amelen ‘Allahü Ekber’ deyip ta’zim etmek. Hem cemaline karşı, kalben ve lisanen ve bedenen ‘Elhamdülillah’ deyip şükretmektir. Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın manasını te’kid ve takviye için şu kelimat-ı mübareke, otuzüç defa tekrar edilir. Namazın manası, şu mücmel hülâsalarla te’kid edilir…” (S., Dokuzuncu Söz, Birinci Nükte, s.40)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يُجَادِلُونَ ف۪ٓى اٰيَاتِ اللّٰهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ اَتٰيهُمْۙ اِنْ ف۪ى صُدُورِهِمْ اِلَّا كِبْرٌ مَا هُمْ بِبَالِغ۪يهِۚ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ﴿٦٥﴾
56. Allah’ın âyetlerinde, kendilerine gelen bir delil olmadan tartışanlar (var ya), onların göğüslerinde ancak bir kibir vardır ki ona asla yetişemezler. Sen Allah’a sığın. Çünkü O, hakkıyle işiten, çok iyi görendir.
لَخَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَايَعْلَمُونَ﴿٧٥﴾
57. Elbette göklerin ve yerin yaratılışı, insanların yaratılışından daha büyüktür. Ancak insanların çoğu bilmezler.
وَمَا يَسْتَوِى الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَلَا الْمُس۪ٓىءُۜ قَل۪يلاً مَاتَتَذَكَّرُونَ﴿٨٥﴾
58. Kör ile gören, iman edip iyi şeyler yapanlarla kötülük yapan bir olmaz. Ne de az düşünüyorsunuz!
اِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ لَارَيْبَ ف۪يهَا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَايُؤْمِنُونَ﴿٩٥﴾
59. Şüphesiz kıyamet, elbette gelicidir, onda şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu buna iman etmezler.
وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُون۪ٓى اَسْتَجِبْ لَكُمْۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَت۪ى سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِر۪ينَ۟﴿٠٦﴾
60. Rabbiniz dedi: “Bana dua edin, size icâbet edeyim. Şüphesiz benim ibadetimden büyüksünenler, cehenneme hor olarak gireceklerdir.”
“Eğer desen: ‘Bir çok def’a dua ediyoruz kabûl olmuyor. Halbuki âyet umumîdir, her duaya cevab var ifade ediyor.’ "Elcevab: Cevab vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevab vermek var; fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu vermek Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine tâbi’dir. Meselâ: Hasta bir çocuk çağırır: ‘Ya Hekim! Bana bak.’ Hekim: ‘Lebbeyk’ der.. ‘Ne istersin?’ cevab verir. Çocuk: ‘Şu ilâcı ver bana’ der. Hekim ise; ya aynen istediğini verir, yahut onun maslahatına binaen ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Cenâb-ı Hak, Hakîm-i Mutlak hazır, nâzır olduğu için, abdin duasına cevab verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevâperestane ve heveskârane tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbâniyyenin iktizasıyla ya matlûbunu veya daha evlasını verir veya hiç vermez.” (S., Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas, Beşinci Nokta, s.317) “İ’lem Eyyühel-Aziz! Bâzı duâlar icabete iktiran etmez, diye iddiada bulunma. Çünki dua bir ibadettir. İbadetin semeresi âhirette görünür. Dünyevî maksadlar ise, namaz vakitleri gibi, dualar ibadeti için birer vakittirler. Duaların semeresi değillerdir. Meselâ: Şemsin tutulması küsuf namazına, yağmursuzluk yağmur namazına birer vakittir.” (MN., Onuncu Risale, s.225. Ayrıca bk. M., Yirmi Dördüncü Mektubun Birinci Zeyli, s.299; NİK., Sekizinci Ders, s.52)
اَللّٰهُ الَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًاۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَايَشْكُرُونَ﴿١٦﴾
61. Allaha O zattır ki, geceyi onda dinlenmeniz için (karanlık), gündüzü de (rızkınızı aramanız için) aydınlatıcı olarak yarattı. Gerçekten Allah, insanlara elbette lütuf sahibidir. Ancak insanların çoğu şükretmezler.
ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍۢ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۘ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ﴿٢٦﴾
62. İşte Rabbiniz Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O’ndan başka İlâh yoktur. (Hakka ibadetten) nasıl da çevriliyorsunuz!
كَذٰلِكَ يُؤْفَكُ الَّذ۪ينَ كَانُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ﴿٣٦﴾
63. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler işte (haktan) böyle çevrilirler.
Hizb-ül Kur'an(Mealli) uygulamada, çevrimdışı
Çevrimdışı indirme, kilit ekranı kontrolleri ve arka planda kesintisiz dinleme için ücretsiz ve reklamsız 3ondokuz uygulamasını indirin.
Uygulamayı İndir