41-Fussilet@سُورَةُ فُصِّلَتْ
Hizb-ül Kur'an(Mealli) · Sayfa 92
Hizb-ül Kur'an(Mealli) kitabının "41-Fussilet@سُورَةُ فُصِّلَتْ" bölümü 92. sayfada başlar. Yukarıdaki okuyucu bu sayfadan açılır; bölümün metni aşağıda basılı nüsha görünümüyle verilmiştir. Kitabın tamamı: Hizb-ül Kur'an(Mealli).
اَللّٰهُ الَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ قَرَارًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً وَصَوَّرَكُمْ فَاَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْۚ فَتَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ﴿٤٦﴾
64. Allah O’dur ki, yeri sizin için bir karargah, göğü de bir bina kıldı. Size suret verdi; suretlerinizi güzelleştirdi. Size, temiz şeylerden rızk verdi. İşte, Rabbiniz Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah yücedir!
“Ey insan! Hiç mümkün müdür ki: Sana bu sîmayı veren ve o sîmada böyle bir sikke-i Rahmeti ve bir hâtem-i Ehadiyeti vaz’eden Zât, seni başıboş bıraksın, sana ehemmiyet vermesin, senin harekâtına dikkat etmesin, sana müteveccih olan bütün kâinatı abes yapsın, hilkat şeceresini meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın? Hem hiç bir cihetle şübhe kabul etmeyen ve hiç bir vechile noksaniyeti olmayan, Güneş gibi zahir olan rahmetini ve ziya gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin. Hâşâ!..” (L., On Dördüncü Lem’anın İkinci Makamı, s.99) “Nakkaş-ı Ezelî, hadsiz kudretiyle nihayetsiz cilve-i Esmâsını her vakit tazelendirmekle, ayrı ayrı şekilde göstermek için, eşyadaki teşahhusları ve hususî sîmaları öyle bir surette halketmiştir ki; hiçbir mektub-u Samedanî ve hiçbir kitab-ı Rabbanî, diğer kitabların aynı aynına olamıyor. Alâküllihal, ayrı manaları ifade etmek için, ayrı bir sîmâsı bulunacak.” (L., Yirmi Üçüncü Lem’a, Üçüncü Kelime, s.187. Ayrıca bk. S., Otuz Üçüncü Söz On İkinci ve Otuz Birinci Pencereler, s.662 ve 686; Ş., Dördüncü Şua, Altıncı Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye, s.76)
هُوَ الْحَىُّ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَادْعُوهُ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴿٥٦﴾
65. O diridir. O’ndan başka İlâh yoktur. Dini O’na has kılarak O’na ibadet edin. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.
وَهُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ Yani: Hayatı dâimîdir, ezelî ve ebedîdir. Mevt ve fena, adem ve zeval ona ârız olamaz. Çünki hayat, ona zâtîdir. Zâtî olan, zâil olamaz. Evet ezelî olan elbette ebedîdir. Kadîm olan, elbette bâkidir. Vâcib-ül Vücud olan, elbette sermedîdir. Evet bir hayat ki, bütün vücud, bütün envârıyla onun gölgesidir. Nasıl adem ona ârız olabilir? Evet bir hayat ki, vâcib bir vücud onun lâzımı ve ünvanıdır; elbette adem ve fena hiçbir cihetle ona ârız olamaz. Evet bir hayat ki; bütün hayatlar mütemadiyen onun cilvesiyle zuhura gelir ve bütün hakaik-i sabite-i kâinat ona istinad eder, onunla kaimdir; elbette hiçbir cihetle fena ve zeval ona ârız olamaz.” (M., Yirminci Mektub, İkinci Makam, Sekizinci Kelime, s.240) “Ubûdiyet, emr-i İlâhiye ve rıza-yı İlâhîye bakar. Ubudiyetin dâîsi emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak’tır. Semeratı ve fevâidi, uhreviyedir. Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüb eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münafî olmaz. Belki zaîfler için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait faideler ve menfaatler; o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz’ü olsa; o ubudiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez.” (L. On Yedinci Lem’a, On Üçüncü Nota, s.131. Ayrıca bk. Mu’min Suresi 14.âyet açıklaması, s.90)
قُلْ اِنّ۪ى نُه۪يتُ اَنْ اَعْبُدَ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَمَّا جَٓاءَنِىَ الْبَيِّنَاتُ مِنْ رَبّ۪ى وَاُمِرْتُ اَنْ اُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴿٦٦﴾
66. (Ey Muhammed!) De ki: “Gerçekten ben, bana Rabbimden açık deliller geldiği zaman sizin Allah’tan başka ibadet ettiklerinize ibadet etmekten men edildim ve âlemlerin Rabbi Allah’ a teslim olmakla emrolundum.”
هُوَ الَّذ۪ى خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ يُخْرِجُكُمْ طِفْلاً ثُمَّ لِتَبْلُغُٓوا اَشُدَّكُمْ ثُمَّ لِتَكُونُوا شُيُوخًاۚ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفّٰى مِنْ قَبْلُ وَلِتَبْلُغُٓوا اَجَلاً مُسَمًّى وَلَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ﴿٧٦﴾
67. O ki; sizi topraktan, sonra meniden, sonra kan pıhtısından yaratıp, sonra da sizi bir çocuk olarak çıkaran; sonra güçlü çağınıza yetişmeniz, sonra da ihtiyarlar olmanız için yaşatandır. İçinizden kimi de önceden öldürülür. (Böyle yapıyor) ki belli bir ecele yetişesiniz ve umulur ki aklınızı çalıştırırsınız.
هُوَ الَّذ۪ى يُحْي۪ى وَيُم۪يتُۚ فَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ۟﴿٨٦﴾
68. O ki diriltir ve öldürür. Bir şeye hükmettiği (olmasını dilediği) zaman ona ancak, “Ol!..” der; o da (hemen) oluverir.
يُحْيِى Yani, hayatı veren O’dur. Ve hayatı rızık ile idame eden de odur. Ve levazımat-ı hayatı da ihzar eden yine odur. Ve hayatın âlî gayeleri ona aittir ve mühim neticeleri ona bakar, yüzde doksandokuz meyvesi O’nundur." وَيُمِيتُ Yani, mevti veren O’dur. Yani: Hayatı veren o olduğu gibi; hayatı alan, mevti veren dahi yine odur. Evet mevt, yalnız tahrib ve sönmek değildir ki esbaba verilsin, tabiata havale edilsin. Belki nasıl bir tohum zahiren ölüp çürüyor, fakat bâtınen bir sünbülün hayatına ve yoğurmasına.. yani cüz’î tohumluk hayatından, küllî sünbül hayatına geçiyor. Öyle de mevt dahi zahiren bir inhilal ve bir intıfa göründüğü halde, hakikatta insan için, hayat-ı bâkiyeye ünvan ve mukaddeme ve mebde’ oluyor. Öyle ise hayatı veren ve idare eden Kadîr-i Mutlak, yine elbette mevti dahi O îcad eder.” (M., Yirminci Mektub, Altı ve Yedinci Kelimeler, s.225 ve 238. Ayrıca bk. L., Otuzuncu Lem’anın Beşinci Nüktesi, Üçüncü Remiz, s.332)
مِنْ سُورَةُ فُصِّلَتْ
41. FUSSİLET SÛRESİ’NDEN
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
حٰمٓۜ﴿١﴾
1. Hâ. Mîm.
(bk. Bakara Sûresi 1. âyet açıklaması, s.2)
تَنْز۪يلٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۚ﴿٢﴾
كِتَابٌ فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَۙ﴿٣﴾
2, 3. Rahman ve Rahim’den indirilen bir Kitaptır. Âyetleri, bilen bir toplum için Arapça bir Kur’an olarak açıklanmıştır.
(bk. Mü’min Sûresi 2. âyet açıklaması, s.90)
بَش۪يرًا وَنَذ۪يرًاۚ فَاَعْرَضَ اَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَايَسْمَعُونَ﴿٤﴾
4. (Onu getiren elçi) müjdeci ve uyarıcıdır. Onların çoğu yüz çevirdiler. Artık onlar dinlemezler.
وَقَالُوا قُلُوبُنَا ف۪ٓى اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ وَف۪ٓى اٰذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ اِنَّنَا عَامِلُونَ﴿٥﴾
5. “Kalplerimiz, sizin bizi çağırdığınız şeye (karşı) örtüler içindedir, kulaklarımızda da ağırlık var. Seninle bizim aramızda bir perde vardır. Sen (bildiğini yap) çalış, biz de çalışanlarız!” dediler.
قُلْ اِنَّمَٓا اَنَ۬ا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَىَّ اَنَّمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَق۪يمُٓوا اِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُۜ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِك۪ينَۙ﴿٦﴾
6. De ki: “Ben, ancak sizin gibi bir insanım. Bana ancak, İlâhınızın bir tek İlâh olduğu vahyolunuyor. O’na yönelin ve O’ndan mağfiret dileyin. Vay müşriklerin başına gelenlere!..”
اَلَّذ۪ينَ لَايُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِاْلاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ﴿٧﴾
7. Onlar ki zekâtı vermezler ve onlar, ahireti de inkâr ederler.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ۟﴿٨﴾
8. Şüphesiz iman edip iyi şeyler yapanlar için, kesilmeyen bir mükâfat vardır.
قُلْ اَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذ۪ى خَلَقَ الْاَرْضَ ف۪ى يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُٓ اَنْدَادًاۜ ذٰلِكَ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۚ﴿٩﴾
9. De ki: “Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı mı inkar ediyor ve O’na eşler (ortaklar) koşuyorsunuz? İşte O, âlemlerin Rabbidir.”
وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِىَ مِنْ فَوْقِهَا وَبَارَكَ ف۪يهَا وَقَدَّرَ ف۪يهَٓا اَقْوَاتَهَا ف۪ٓى اَرْبَعَةِ اَيَّامٍۜ سَوَٓاءً لِلسَّٓائِل۪ينَ﴿٠١﴾
10. Onda (yeryüzünde), üstünden sabit dağlar kıldı (koydu), ona bereket verdi.
“Ey dağları zemin sefinesine hazineli direkler yapan Kadîr-i Zülcelal! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın talimiyle ve Kur’an-ı Hakîminin dersiyle anladım ki, nasıl denizler acaibleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar; öyle de dağlar dahi, zelzele te’siratından zeminin sükûnetine ve içindeki dâhilî inkılâbat fırtınalarından sükûtuna ve denizlerin istilasından kurtulmasına ve havanın gazat-ı muzırradan tasfiyesine ve suyun muhafaza ve iddiharlarına ve zîhayatlara lâzım olan mâdenlerin hazinedarlığına ettiği hizmetleriyle ve hikmetleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar..” (Ş., Üçüncü Şua, s.49) “Hayatı besleyip sağlamak üzere dağlar arza direk yapılmıştır. Çünki, dağlar suların mahzenidir. Havanın tarağıdır, tasfiye ediyor. Toprağın hâmisidir, denizin istilasından vikaye ediyor. Zâten hayatın direkleri bu unsurlardır.” (MN., Şemme, s.195) “Dağlar, zîhayata ve insana lâzım olan bütün madenleri, ilâçları ve hayata lâzım şeyleri taşıyor ve birinin emriyle ve tedbiriyle gayet mükemmel bir hazine, bir anbar olduğu gibi.. zemin dahi bütün o zîhayatın erzaklarını bir Rezzak-ı Hakîm’in kuvvetiyle yetiştiren kemal-i mizan ve intizamla bir tarla, bir harman, bir matbahtır.” (Ş., On Beşinci Şua, Dokuzuncu Kelime, s.603. Ayrıca bk. S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule ve Otuz Üçüncü Söz, Altıncı Pencere, s.375 ve 658; M., Yirminci Mektub, İkinci Makam, Dördüncü Kelime, s.234)
ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعاً اَوْ كَرْهاًۜ قَالَـتَٓا اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ﴿١١﴾
11. Sonra duman halindeki göğe yöneldi; ona ve yere: “İsteyerek yahut istemeyerek gelin!” dedi. Onlar da: “İsteyerek geldik!” dediler.
“Yani ‘Ya arz! Ya semâ! İster istemez geliniz, hikmet ve kudretime râm olunuz. Ademden çıkıp, vücudda meşhergâh-ı san’atıma geliniz.’ dedi. Onlar da: ‘Biz kemal-i itaatle geliyoruz. Bize gösterdiğin her vazifeyi senin kuvvetinle göreceğiz.’ İşte kuvvet ve iradeyi tazammun eden hakikî ve nafiz şu emirlerin kuvvet ve ulviyetine bak.” (S., Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şule, Üçüncü Nur, s.430. Ayrıca bk. MN., Onuncu Risale, On Dördüncü Reşha, s.234; Mh., Birinci Makale, Birinci Mes’ele, İşaret, s.97)
اِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّت۪ى كُنْتُمْ تُوعَدُونَ﴿٠٣﴾
30. Gerçekten “Rabbimiz Allah’dır.” deyip de, sonra dosdoğru olanların üzerine melekler iner; “Korkmayın, üzülmeyin, size va’dolunan Cennet’le sevinin!” derler.
نَحْنُ اَوْلِيَٓاؤُ۬كُمْ فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِى اْلاٰخِرَةِۚ وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَشْتَه۪ٓى اَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ ف۪يهَا مَاتَدَّعُونَۜ﴿١٣﴾
31. “Biz sizin dünya hayatında da, ahirette de dostlarınınız. Sizin için orada canınızın çektiği her şey ve istediğiniz her şey vardır.”
Hizb-ül Kur'an(Mealli) uygulamada, çevrimdışı
Çevrimdışı indirme, kilit ekranı kontrolleri ve arka planda kesintisiz dinleme için ücretsiz ve reklamsız 3ondokuz uygulamasını indirin.
Uygulamayı İndir