42-Şûrâ
Hizb-ül Kur'an(Mealli) · Sayfa 95
Hizb-ül Kur'an(Mealli) kitabının "42-Şûrâ" bölümü 95. sayfada başlar. Yukarıdaki okuyucu bu sayfadan açılır; bölümün metni aşağıda basılı nüsha görünümüyle verilmiştir. Kitabın tamamı: Hizb-ül Kur'an(Mealli).
سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِى اْلاٰفَاقِ وَف۪ٓى اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّۜ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ شَه۪يدٌ﴿٣٥﴾
53. Onlara (insanlara) âyetlerimizi, ufuklarda ve nefislerinde göstereceğiz ki, onlar için onun (Kur’an’ın) gerçekten hak olduğu meydana çıksın. Rabbinin, şüphesiz O’nun, her şeye şahit olması yetmez mi?
“Şu kâinat denilen âlem-i ekber ve insan denilen onun misal-i musaggarı olan âlem-i asgar, kudret ve kader kalemiyle yazılan âfâkî ve enfüsî vahdaniyet delailini gösteriyorlar. Evet, kâinattaki san’at-ı muntazamanın küçük bir mikyasta, nümunesi insanda vardır. O daire-i kübrâdaki san’at, Sâni’-i Vâhid’e şehadet ettiği gibi, şu insanda olan küçük mikyastaki hurdebînî san’at dahi, yine o Sâni’a işaret eder, vahdetini gösterir. Hem nasılki şu insan gayet manidar bir mektub-u Rabbanîdir, muntazam bir kaside-i kaderdir.. öyle de şu kâinat dahi, aynı o kalem-i kaderle, fakat büyük bir mikyasta yazılmış muntazam bir kaside-i kaderdir. Hiç mümkün müdür ki; hadsiz alâmet-i farika ile bütün insanlara bakan şu insan yüzündeki sikke-i vahdete ve bütün mevcudatı omuz omuza, el ele, baş başa veren kâinat üstündeki hâtem-i vahdaniyete, Vâhid-i Ehad’den başka bir şey’in müdahalesi bulunsun?” (M., Yirminci Mektub, İkinci Makam, Dördüncü Kelime, s.232. Ayrıca bk. S.,Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Üçüncü Şua, s.405)
اَلَٓا اِنَّهُمْ ف۪ى مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓاءِ رَبِّهِمْۜ اَلَٓا اِنَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ مُح۪يطٌ﴿٤٥﴾
54. İyi bilin, ki onlar, Rablerine kavuşmaktan bir şüphe içindeler. İyi bilin ki, şüphesiz O, her şeyi kuşatandır.
مِنْ سُورَةُ الشُّورٰى
42. ŞÛRA SÛRESİ’NDEN
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
حٰمٓ﴿١﴾
عٓسٓقٓ۠﴿٢﴾
1, 2. Ha. Mim. Ayn. Sin. Kaf.
(bk. Bakara Sûresi 1. âyet açıklaması, s.2)
كَذٰلِكَ يُوح۪ٓى اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكَۙ اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴿٣﴾
3. İşte mutlak galip, hikmet sahibi Allah, sana ve senden öncekilere böyle vahyeder.
“Hem hiç mümkün müdür ki: Bir Sâni-i Hakîm, bütün zîhayat, zîşuur masnu’larını birbiriyle konuştursun ve dillerinin binler çeşitleriyle birbiriyle söyleştirsin ve onların sözlerini ve seslerini bilsin ve işitsin ve ef’aliyle ve in’amıyla zahir bir surette cevab versin, fakat kendisi konuşmasın ve konuşamasın? Hiç kabil midir ve hiç ihtimali var mı?..” “Madem bilbedâhe konuşur ve madem konuşmasına karşı tam anlayışlı muhatab en başta insandır. Elbette başta Kur’an olarak meşhur kütüb-ü mukaddese O’nun konuşmalarıdır.” (Ş., İkinci Şua, Hâtime, s.39)
لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِۜ وَهُوَ الْعَلِىُّ الْعَظ۪يمُ﴿٤﴾
4. Göklerde ve yerde olanlar O’nundur. O, çok yüce, çok büyüktür.
تَكَادُ السَّمٰوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِى الْاَرْضِۜ اَلَٓا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ﴿٥﴾
5. Neredeyse üstlerindeki gök çatlayacak! Melekler de Rablerini Hamd ile tesbih eder ve yerdekilere bağış dilerler. Bilin ki şüphesiz Allah, O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.
لِلْمَلَئِكَةِ Cenâb-ı Hakk’ın müşavere şeklinde melâike ile yaptığı muhavere, melâikenin beşer ile fazla bir irtibat ve alâka ve münasebetleri olduğuna işarettir. Çünki melâikenin bir kısmı insanları hıfzediyor, bir kısmı kitabet işlerini görüyor. Demek insanlarla alâkaları ziyade olduğundan, insanların ahvâline ehemmiyet veriyorlar.” (İİ., Halifelik Sırrı, s.200)
فَاطِرُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَمِنَ الْاَنْعَامِ اَزْوَاجًاۚ يَذْرَوُ۬ٔكُمْ ف۪يهِۜ لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَىْءٌۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ﴿١١﴾
11. Göklerin ve yerin yaratıcısı. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine erkek ve dişi) eşler yarattı. Sizi (bu şekilde) üretiyor. O’nun gibisi yoktur (Hiçbir şey O’na benzemez). O, hakkıyle işiten, her şeyi görendir.
“... Hem O Zât-ı Zülcelâl’in kayyûmiyetiyle beraber Kur’an-ı Azîmüşşan’da ferman ettiği gibi لَيْسَ كَمِثْلِهِ شِىْء ٌ dür. Yani ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef’alinde nazîri yoktur, misli olmaz, şebîhi yoktur, şerîki olmaz. Evet bütün kâinatı bütün şuunatıyla ve keyfiyatıyla kabza-i Rubûbiyetinde tutup, bir hane ve bir saray hükmünde kemal-i intizam ile tedbir ve idare ve terbiye eden bir Zât-ı Akdes’e misil ve mesîl ve şerîk ve şebîh olmaz, muhaldir. Evet, bir Zât ki, ona yıldızların icadı zerreler kadar kolay gele.. ve en büyük şey en küçük şey gibi kudretine müsahhar ola.. ve hiçbir şey hiçbir şeye, hiçbir fiil hiçbir fiile mani olmaya.. ve hadsiz efrad, bir ferd gibi nazarında hazır ola.. ve bütün sesleri birden işite.. ve umumun hadsiz hacatını birden yapabile.. ve kâinatın mevcudatındaki bütün intizamat ve mizanların şehadetiyle hiçbir şey, hiçbir hal, daire-i meşiet ve iradesinden hariç olmaya.. ve hiçbir mekânda olmadığı halde, herbir yerde ve herbir mekânda kudretiyle, ilmiyle hazır ola.. ve herşey ondan nihayet derecede uzak olduğu halde, o ise herşeye nihayet derecede yakın olabilen bir Zât-ı Hayy-u Kayyum-u Zülcelal’in elbette hiçbir cihetle misli, naziri, şeriki, veziri, zıddı, niddi olmaz ve olması muhaldir.” (L., Otuzuncu Lem’a, Altıncı Nükte Birinci, Şua, s.341. Ayrıca bk. L., On Dördüncü Lem’a, İkinci Makam, s.101; M., On Sekizinci Mektub, İkinci Mes’ele-i Mühime, s.84; HŞ., İkinci Zeylinin İkinci Kısmı, s.134; STİ., Üçüncü Nokta, s.21)
لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَل۪يمٌ﴿٢١﴾
12. Göklerin ve yerin anahtarı O’nundur. Rızkı dilediği kimse için genişletir (bol veriri) ve (dilediğine de) daraltır. Çünkü O, her şeyi çok iyi bilendir.
فَلِذٰلِكَ فَادْعُۚ وَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَۚ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْۚ وَقُلْ اٰمَنْتُ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنْ كِتَابٍۚ وَاُمِرْتُ لِاَعْدِلَ بَيْنَكُمْۜ اَللّٰهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۜ لَنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۜ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْۜ اَللّٰهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَاۚ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُۜ﴿٥١﴾
15. İşte bunun için davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların keyflerine uyma ve de ki: “Allah’ın kitaptan indirdiğine iman ettim. Aranızda adalet etmekle emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Bizimle sizin aranızda hiçbir düşmanlık yoktur. Allah, (kıyamet gününde) aramızı birleştirir (hükmünü verir). Dönüş yalnız O’nadır.”
(bk. Hud Sûresi 112. âyet açıklaması, s.29)
وَلَوْ بَسَطَ اللّٰهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِه۪ لَبَغَوْا فِى الْاَرْضِ وَلٰكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَايَشَٓاءُۜ اِنَّهُ بِعِبَادِه۪ خَب۪يرٌ بَص۪يرٌ﴿٧٢﴾
27. Eğer Allah, kulları için rızkı genişletse (bol bol verse) idi, elbette yeryüzünde azarlardı. Ancak (rızkı) dilediği miktarda indirir. Şüphesiz O, kullarından haberdar, çok iyi görendir.
وَهُوَ الَّذ۪ى يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَاقَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُۜ وَهُوَ الْوَلِىُّ الْحَم۪يدُ﴿٨٢﴾
28. O ki, yağmuru, (kullar) ümit kestikten sonra indirir ve rahmetini yayar. O, gerçek dost, övgüye layıktır.
“Sonra küçük küçük taifeler bir ordu teşkil eder gibi, o parça parça bulutları te’lif edip, -kıyamette seyyar dağlar cesamet ve şeklinde ve rutubet ve beyazlık cihetinde kar ve dolu keyfiyetinde olan- o sehab parçalarından âb-ı hayatı bütün zîhayata gönderiyor. Fakat o göndermekte bir irade, bir kasd görünüyor. Hâcâta göre geliyor; demek gönderiliyor. Cevv berrak, safi, hiçbir şey yokken bir mahşer-i acaib gibi dağvari parçalar kendi kendine toplanmıyor; belki zîhayatı tanıyan birisidir ki, gönderiyor.” (S., Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şule, Yedinci Sırr-ı Belâgat, s.424) “Yağmur taneleri sayısınca menfaatler ve katreleri adedince rahmanî cilveler ve reşhaları mikdarınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve latif ve mübarek katreler o kadar muntazam ve güzel halkediliyor ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mizan ve intizam ile gönderiliyor ve iniyor ki; fırtınalar ile çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların müvazene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarpıp, birleştirip, zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmane işlerde ve bilhâssa zîhayatta çalıştırılan basit ve camid ve şuursuz müvellidülma’ ve müvellidülhumuza (hidrojen-oksijen) gibi iki basit maddeden terekküb eden bu su, yüzbinlerle hikmetli ve şuurlu ve muhtelif hizmetlerde ve san’atlarda istihdam ediliyor. Demek bu tecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur, ancak bir Rahman-ı Rahîm’in hazine-i gaybiye-i rahmetinde yapılıyor ve nüzulüyle; وَهُوَ الَّذِى يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ ماقَنَطُوا وَ يَنْشُرُ رَحْمَتَهُ âyetini maddeten tefsir ediyor.” (Ş., Yedinci Şua, Birinci Makamın İkinci Mertebesi, s.109. Ayrıca bk. S., Otuz Üçüncü Söz, Yirmi Yedinci Pencere, s.680; L., Otuzuncu Lem’a, Beşinci Nükte, Üçüncü Remiz, s.333)
وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَثَّ ف۪يهِمَا مِنْ دَٓابَّةٍۜ وَهُوَ عَلٰى جَمْعِهِمْ اِذَا يَشَٓاءُ قَد۪يرٌ۟﴿٩٢﴾
29. Gökleri, yeri ve bu ikisinde yaydığı canlıları yaratması, O’nun (varlık) delillerindendir. O, dilediği zaman onları (tekrar) toplamağa kadirdir.
فَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنْ شَىْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِخَيْرٌ وَاَبْقٰى لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ﴿٦٣﴾
36. Size verilen şey, dünya hayatının geçimliğidir. Allah’ın katındaki ise iman eden ve Rablerine tevekkül edenler için, daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
وَالَّذ۪ينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَٓائِرَ اْلاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ وَاِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَۚ﴿٧٣﴾
37. Büyük günahlardan sakınanlar ve kızdıkları zaman bağışlayanlar için (daha hayırlıdır).
وَالَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ۬ وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ۬ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۚ﴿٨٣﴾
38. Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri aralarında danışma ile olanlar ve kendilerine rızk ettiğimiz şeylerden (hak yolunda) harcayanlar için (daha hayırlıdır).
“Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer’iyedir. وَاَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ âyet-i kerimesi, şûrayı esas olarak emrediyor. Evet nasılki nev’-i beşerdeki ‘telahuk-u efkâr’ ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünununun esası olduğu gibi; en büyük kıt’a olan Asya’nın en geri kalmasının bir sebebi o şûrâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır. Asya Kıt’asının ve istikbâlinin keşşafı ve miftahı şûra’dır.” (HŞ., Altıncı Kelime, s.60. Ayrıca bk. Âl-i İmran Sûresi 159. âyet açıklaması, s.9)
وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَهُمُ الْبَغْىُ هُمْ يَنْتَصِرُونَ﴿٩٣﴾
39. Başlarına bir zulüm geldiği zaman intikam alanlar için (daha hayırlıdır).
وَجَزٰٓوُ۬ٔا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَاۚ فَمَنْ عَفَا وَاَصْلَحَ فَاَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّهُ لَايُحِبُّ الظَّالِم۪ينَ﴿٠٤﴾
40. Bir kötülüğün cezası benzeri bir kötülüktür. Kim affeder ve düzeltirse, onun mükafatı Allah’ın üzerinedir. Şüphesiz O, zalimleri sevmez.
Hizb-ül Kur'an(Mealli) uygulamada, çevrimdışı
Çevrimdışı indirme, kilit ekranı kontrolleri ve arka planda kesintisiz dinleme için ücretsiz ve reklamsız 3ondokuz uygulamasını indirin.
Uygulamayı İndir