43-Zuhruf@سُورَةُ الزُّخْرُفِ

Hizb-ül Kur'an(Mealli) · Sayfa 97

KitapHizb-ül Kur'an(Mealli)
Sayfa97–98
SeviyeAna bölüm

Hizb-ül Kur'an(Mealli) kitabının "43-Zuhruf@سُورَةُ الزُّخْرُفِ" bölümü 97. sayfada başlar. Yukarıdaki okuyucu bu sayfadan açılır; bölümün metni aşağıda basılı nüsha görünümüyle verilmiştir. Kitabın tamamı: Hizb-ül Kur'an(Mealli).

لِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَخْلُقُ مَايَشَٓاءُۜ يَهَبُ لِمَنْ يَشَٓاءُ اِنَاثًا وَيَهَبُ لِمَنْ يَشَٓاءُ الذُّكُورَۙ﴿٩٤﴾

49. Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediği şeyi yaratır. Dilediği kimseye dişiler (kız çocukları) bağışlar ve dilediği kimseye de erkekler bağışlar.

“Ferş’ten Arş’a, seradan süreyyaya, zerrattan seyyarata, ezelden ebede kadar herbir mevcud, semâvat ve arz, dünya ve âhiret, her şey O’nun mülküdür. Mâlikiyet mertebe-i uzması, tevhid-i a’zam suretinde O’nundur.” لَهُ ا ْلمُلْكُ Yâni: Mülk umumen O’nundur. Sen, hem O’nun mülküsün, hem memlüküsün, hem mülkünde çalışıyorsun...” “... Mânen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîm’in mülküdür. Mülkü sahibine teslim et, ona bırak.. cefasını değil, safasını çek. O hem Hakîm’dir, hem Rahîm’dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi ‘Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler’ de, pencerelerden seyret, içlerine girme.” (M., Yirminci Mektub, Birinci Makam, Dördüncü Kelime ve İkinci Makam, Dördüncü Kelime, s.225 ve 231)

اَوْ يُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَانًا وَاِنَاثًاۚ وَيَجْعَلُ مَنْ يَشَٓاءُ عَق۪يمًاۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ قَد۪يرٌ﴿٠٥﴾

50. Yahut onları erkekler ve dişiler olarak çift yapar ve dilediğini de kısır bırakır. Şüphesiz O, hakkıyle bilen, her şeye gücü yetendir.

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللّٰهُ اِلَّا وَحْيًا اَوْ مِنْ وَرَٓاىِٔ۬ حِجَابٍ اَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً فَيُوحِىَ بِاِذْنِه۪ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ عَلِىٌّ حَك۪يمٌ﴿١٥﴾

51. Bir insan için, vahiy yahut perde arkasından olmak veyahut bir elçi gönderip de izni ile dilediğini vahyetmek dışında Allah’ın onunla konuşması olmadı. Şüphesiz O, pek yüce, hikmet sahibidir.

“Gayet kuvvetli bir tezahüratla vahiylerin hakikatı, âlem-i gaybın her tarafında her zamanda hükmediyor. Kâinatın ve mahlukatın şehadetlerinden çok kuvvetli bir şehadet-i vücud ve tevhid, Allâm-ül Guyub’dan vahiy ve ilham hakikatlarıyla geliyor. Kendini ve vücud ve vahdetini, yalnız masnu’larının şehadetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde ilim ve kudretiyle hazır ve nâzırın kelâmı dahi hadsizdir ve kelâmının manası O’nu bildirdiği gibi, tekellümü dahi, O’nu sıfâtiyle bildiriyor.” (Ş., Yedinci Şua, Birinci Makamın On Dördüncü ve On Beşinci Mertebeleri, s.123)

وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ رُوحًا مِنْ اَمْرِنَاۜ مَا كُنْتَ تَدْر۪ى مَاالْكِتَابُ وَلَا اْلا۪يمَانُ وَلٰكِنْ جَعَلْنَاهُ نُورًا نَهْد۪ى بِه۪ مَنْ نَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِنَاۜ وَاِنَّكَ لَتَهْد۪ٓى اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍۙ﴿٢٥﴾

52. Bunun gibi, sana da emrimizden bir ruh (Kur’an) vahyettik. Sen (bundan önce) kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Ancak onu (Kitab’ı) bir nur kıldık. Onula kullarımızdan dilediğimize hidayet ederiz. Şüphesiz sen, elbette doğru bir yola götürürsün.

“Ümmî bir adam, bir fennin ülemasıyla münakaşaya girişerek, beyn-el ülema ittifaklı olan mes’eleleri tasdik ve ihtilaflı olanları da tashih ederse; o adamın bu hârika olan hali, onun pek yüksekliğine ve onun ilminin de vehbî olduğuna delâlet etmez mi? Bu dört nükteyi gözönüne getir, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bak ki: O zât, herkesçe müsellem ümmiliğiyle beraber, geçmiş enbiya ile kavimlerinin ahvallerini görmüş ve müşahede etmiş gibi Kur’anın lisanıyla söylemiştir. Ve onların ahvalini, sırlarını beyan ederek âleme neşr ü ilân etmiştir. Bilhâssa naklettiği onların kıssaları, bütün zekilerin nazar-ı dikkatini celbeden davayı nübüvvetini isbat içindir.” (İİ., Nübüvvetin Tahkiki, Dördüncü Mes’ele, Dördüncü Nükte, s.108)

صِرَاطِ اللّٰهِ الَّذ۪ى لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِۜ اَلَٓا اِلَى اللّٰهِ تَص۪يرُ اْلاُمُورُ﴿٣٥﴾

53. Göklerde ve yerde olan şeylerin mülkü kendinin olan Allah’ın yoluna (götürürsün). Bilin ki, (bütün) işler yalnız Allah’a varır.

مِنْ سُورَةُ الزُّخْرُفِ

43. ZUHRUF SÛRESİ’NDEN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

حٰمٓۜ﴿١﴾

1. Ha. Mim.

(bk. Bakara Sûresi 1. âyet açıklaması, s.2)

وَالْكِتَابِ الْمُب۪ينِۙ﴿٢﴾

2. Apaçık kitaba andolsun.

اِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْءٰنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَۚ﴿٣﴾

3. Gerçekten biz onu, Arapça bir Kur’an yaptık. Belki anlarsınız.

وَاِنَّهُ ف۪ٓى اُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِىٌّ حَك۪يمٌۜ﴿٤﴾

4. Şüphesiz o, huzurumuzda ana kitapta(Levh-i Mahfuz’da)dır. Elbette O, pek yüce, hikmet doludur.

اَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا اَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِف۪ينَ﴿٥﴾

5. Sizler, aşırı giden bir toplum oldunuz diye, geri durarak sizi uyarmaktan vaz mı geçeceğiz?

وَكَمْ اَرْسَلْنَا مِنْ نَبِىٍّ فِى الْاَوَّل۪ينَ﴿٦﴾

6. Önceki (millet)lere de ne kadar peygamberler gönderdik.

وَمَا يَاْت۪يهِمْ مِنْ نَبِىٍّ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ﴿٧﴾

7. Onlara bir peygamber geldiği zaman, mutlaka onunla alay ederlerdi.

Sayfa 98

فَاَهْلَكْنَٓا اَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا وَمَضٰى مَثَلُ الْاَوَّل۪ينَ﴿٨﴾

8. Biz, kuvvetçe onlardan daha çetinini helak ettik. Öncekilerin misâli de geçti.

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَز۪يزُ الْعَل۪يمُۙ﴿٩﴾

9. Andolsun, eğer onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, elbette: “Onları mutlak galip, her şeyi bilen (Allah) yarattı!” derler.

اَلَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْدًا وَجَعَلَ لَكُمْ ف۪يهَا سُبُلاً لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۚ﴿٠١﴾

10. O ki, yeri sizin için bir beşik kıldı ve size orada yollar açtı. Belki doğru yola gidersiniz.

وَالَّذ۪ى نَزَّلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً بِقَدَرٍۚ فَاَنْشَرْنَا بِه۪ بَلْدَةً مَيْتًاۚ كَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ﴿١١﴾

11. O ki, gökten bir ölçü ile su irdirdi de, onunla ölü bir beldeyi dirilttik. (Kabirlerden de) işte böyle çıkarılırsınız.

وَالَّذ۪ى خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْاَنْعَامِ مَاتَرْكَبُونَۙ﴿٢١﴾

لِتَسْتَوُ۫ا عَلٰى ظُهُورِه۪ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ اِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذ۪ى سَخَّرَ لَنَا هٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِن۪ينَۙ﴿٣١﴾

وَاِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ﴿٤١﴾

12-14. O ki, bütün çiftleri yarattı. Sizin için gemilerden ve hayvanlardan binecek şeyler yaptı ki, sırtlarına kurulmanız ve üzerlerine kurulduğunuz zaman Rabbinizin nimetini hatırlayıp şöyle demeniz için: “Bunu bizim emrimize veren Allah münezzehtir. Yoksa biz, ona güç yetiremezdik! Ve gerçekten biz, elbette Rabbimize döneceğiz.”

“Demek şu meşhud saltanat-ı insâniyyet ve terakkiyat-ı beşeriye ve kemalât-ı medeniyet; celb ile değil, galebe ile değil, cidâl ile değil, belki ona onun za’fı için teshir edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsan edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve re’fet-i Rabbaniye ve rahmet ve hikmet-i İlahiyedir ki; eşyayı ona teshir etmiştir.” (S., Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Dördüncü Nükte, s.327) “Sonra هُوَالَّذِى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولاً فَامْشُوا فِى مَنَاكِبِهَا âyeti hatırıma geldi ki; zemin müsahhar bir sefine, bir merkûb olduğunu işaret ediyor. O işaretten kendimi feza-yı kâinatta sür’atle seyahat eden pek büyük bir geminin yüksek bir mevkiinde gördüm. At ve gemi gibi bir merkûbe binildiği zaman kırâeti sünnet olan سُبْحَانَ الَّذِى سَخَّرَ لَنَاهَذَا وَمَا كُنَّالَهُ مُكْرِنِينَ âyetini okudum.” (M., Üçüncü Mektub, s.16)

وَلَوْلَٓا اَنْ يَكُونَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمٰنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَۙ﴿٣٣﴾

33. Eğer insanlar tek bir ümmet olmasa idi, Rahman’ı inkar edenlerin evleri için gümüşten tavanlar ve üzerinde çıkacakları merdivenler yapardık.

وَلِبُيُوتِهِمْ اَبْوَابًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِؤُ۫نَۙ﴿٤٣﴾

34. Evleri için kapılar ve yaslanacakları koltuklar da (gümüşten yapardık).

وَزُخْرُفًاۜ وَاِنْ كُلُّ ذٰلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَاْلاٰخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟﴿٥٣﴾

35. Ve süs / altın… Bunların hepsi ancak dünya hayatının metaıdır. Ahiret ise Rabbinin katında müttakiler (kötülüklerden sakınanlar) içindir.

سُبْحَانَ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ﴿٢٨﴾

82. Göklerin ve yerin Rabbi, Arş’in Rabbi, onların niteledikleri şeyden münezzehtir.

فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذ۪ى يُوعَدُونَ﴿٣٨﴾

83. Öyleyse bırak onları, tehdit edildikleri günlerine kavuşuncaya kadar (batıla) dalsınlar ve oynasınlar.

Sayfa 97   Okuyucuda devam et

Hizb-ül Kur'an(Mealli) uygulamada, çevrimdışı

Çevrimdışı indirme, kilit ekranı kontrolleri ve arka planda kesintisiz dinleme için ücretsiz ve reklamsız 3ondokuz uygulamasını indirin.

Uygulamayı İndir