56-Vakıa@سُورَةُ الْوَاقِعَةِ

Hizb-ül Kur'an(Mealli) · Sayfa 115

KitapHizb-ül Kur'an(Mealli)
Sayfa115–117
SeviyeAna bölüm

Hizb-ül Kur'an(Mealli) kitabının "56-Vakıa@سُورَةُ الْوَاقِعَةِ" bölümü 115. sayfada başlar. Yukarıdaki okuyucu bu sayfadan açılır; bölümün metni aşağıda basılı nüsha görünümüyle verilmiştir. Kitabın tamamı: Hizb-ül Kur'an(Mealli).

فَاِذَا انْشَقَّتِ السَّمَٓاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِۚ﴿٧٣﴾

37. Gök yarılıp da, kırmızı sahtiyan (veya erimiş yağ) gibi bir gül olduğu zaman,

فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴿٨٣﴾

38. O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

فَيَوْمَئِذٍ لَايُسْئَلُ عَنْ ذَنْبِه۪ٓ اِنْسٌ وَلَا جَٓانٌّ ۚ﴿٩٣﴾

39. İşte o gün, ne bir insan, ne de bir cin günahından sorulmaz, (simalarından tanınırlar).

فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴿٠٤﴾

40. O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

سُورَةُ الْوَاقِعَةِ

56. VAKIA SÛRESİ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ﴿١﴾

1. O olacak olduğu (Kıyamet koptuğu) zaman,

“... Fakat şu sarsılan ve hareket eden dünya, Sâni’ine baktığı vakit, o harekât ve tegayyürat, Kalem-i Kudretin mektubat-ı Samedaniyeyi yazması için o kalemin işlemesidir. O tebeddülât-ı ahval ise, esma-i İlahiyenin cilve-i şuunatını ayrı ayrı tavsifat ile gösteren, tazelenen âyineleridir. İşte dünya, dünya itibariyle hem fenaya gider, hem ölmeğe koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatta akarsu gibi rıhlet ettiği halde, gaflet ile sureten incimad etmiş, fikr-i tabiatla kesafet ve küduret peyda edip âhirete perde olmuştur. (…) Amma Kur’an ise, şu hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle الْقَارِعَةُ مَاالْقَارِعَةُ * اِذَاوَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ * وَالطُّورِوَكِتَابٍ مَسْتُورٍ âyâtiyle pamuk gibi hallaç eder, atar. ” (S., Yirmi Beşinci Söz, Üçüncü Şule, İkinci Ziya, s.437)

لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌۢ﴿٢﴾

2. Ki onun olması için bir yalanlayıcı yoktur.

خَافِضَةٌ رَافِعَةٌۙ﴿٣﴾

3. O, alçaltıcı, yükselticidir.

اِذَا رُجَّتِ الْاَرْضُ رَجًّاۙ﴿٤﴾

وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّاۙ﴿٥﴾

فَكَانَتْ هَبَٓاءً مُنْبَثًّاۙ﴿٦﴾

وَكُنْتُمْ اَزْوَاجًا ثَلٰثَةًۜ﴿٧﴾

4-7. Yer şiddetle sarsıldığı zaman; dağlar parçalanıp toz duman haline getirildiği zaman; siz üç çift (sınıf) olduğunuz zaman;

فَاَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَٓا اَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِۜ﴿٨﴾

وَاَصْحَابُ الْمَشْئَمَةِ مَٓا اَصْحَابُ الْمَشْئَمَةِۜ﴿٩﴾

وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَۙ﴿٠١﴾

8-10. Sağın sahipleri, nedir sağın sahipleri? Solun sahipleri, nedir solun sahipleri? (Hayır yarışmasında) öne geçenler, onlar öncülerdir.

اُو۬لٰٓئِكَ الْمُقَرَّبُونَۚ﴿١١﴾

ف۪ى جَنَّاتِ النَّع۪يمِ﴿٢١﴾

ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّل۪ينَۙ﴿٣١﴾

وَقَل۪يلٌ مِنَ اْلاٰخِر۪ينَۜ﴿٤١﴾

11-14. İşte onlar, yaklaştırılanlardır. (Onlar) Naim cennetlerindedirler. Çoğu önceki (ümmet) lerden, birazı da sonraki (ümmet) lerdendir.

عَلٰى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍۙ﴿٥١﴾

15. Altın ve cevahirle süslü tahtların üzerindedirler.

مُتَّكِئ۪ينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِل۪ينَ﴿٦١﴾

16. Onların üzerine karşılıklı yaslanırlar.

“Meselâ ehl-i Cennet, elbette arzu ederler ki, dünya maceralarını tahattur etsinler ve birbirine nakletsinler; belki o maceraların levhalarını ve misallerini görmeyi çok merak ederler. Elbette sinema perdelerinde görmek gibi; o levhaları, o vak’aları müşahede etseler çok mütelezziz olurlar. Madem öyledir, herhalde dâr-ı lezzet ve menzil-i saadet olan dâr-ı Cennet’te, عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ işaretiyle; sermedî manzaralarda, dünyevî maceraların muhaveresi ve dünyevî hâdisâtın manzaraları Cennette bulunacaktır.” (M., Yirmi Dördüncü Mektub, İkinci Makam, Üçüncü İşaret, s.294)

يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۙ﴿٧١﴾

17. Etraflarında ölümsüz gençler dolaşır,

“Kur’an-ı Hakîmde وِلْدآنٌمُخَلَّدُونَ sırrı ve meali şudur ki: Mü’minlerin kabl-el büluğ vefat eden evlâdları, Cennet’te ebedî, sevimli, Cennet’e lâyık bir surette daimî çocuk kalacaklarını.. ve Cennet’e giden peder ve vâlidelerinin kucaklarında ebedî medar-ı sürurları olacaklarını.. ve çocuk sevmek ve evlâd okşamak gibi en latif bir zevki, ebeveynine temine medar olacaklarını.. ve herbir lezzetli şey’in Cennet’te bulunduğunu.. ‘Cennet tenasül yeri olmadığından, evlâd muhabbeti ve okşaması olmadığı’nı diyenlerin hükümleri hakikat olmadığını.. hem dünyada on senelik kısa bir zamanda teellümatla karışık evlâd sevmesine ve okşamasına bedel safi, elemsiz milyonlar sene ebedî evlâd sevmesini ve okşamasını kazanmak, ehl-i imanın en büyük bir medar-ı saadeti olduğunu şu âyet-i kerime وِلْدآنٌمُخَلَّدُونَ cümlesiyle işaret ediyor ve müjde veriyor…” (M., On Yedinci Mektub, Çocuk Taziyenâmesi, s.77. Ayrıca bk. KL., s.200; EL-II., s.66)

بِاَكْوَابٍ وَاَبَار۪يقَ وَكَاْسٍ مِنْ مَع۪ينٍۙ﴿٨١﴾

18. Testilerle, ibriklerle ve kaynaktan (doldurulmuş) bardakla.

لَايُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزِفُونَۙ﴿٩١﴾

19. Ondan baş ağrısına tutulmazlar, sarhoş da olmazlar.

وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَۙ﴿٠٢﴾

20. Seçtikleri meyvelerle.

وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَۜ﴿١٢﴾

21. Canlarının çektiği kuş eti ile.

وَحُورٌ ع۪ينٌۙ﴿٢٢﴾

كَاَمْثَالِ اللُّؤْلُ۬ؤِ الْمَكْنُونِۚ﴿٣٢﴾

جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ﴿٤٢﴾

22-24. Saklı inci timsali gibi, iri gözlü huriler; yaptıklarına mükafat olarak (verilir).

لَايَسْمَعُونَ ف۪يهَا لَغْوًا وَلَا تَاْث۪يمًاۙ﴿٥٢﴾

25. Orada ne boş laf, ne de günaha sokan bir söz duymazlar.

Sayfa 116

اِلَّا ق۪يلاً سَلَامًا سَلَامًا﴿٦٢﴾

26. Ancak bir söz: Selam, selam!..

وَاَصْحَابُ الْيَم۪ينِ مَٓا اَصْحَابُ الْيَم۪ينِۜ﴿٧٢﴾

27. Sağın sahipleri, nedir sağın sahipleri?

ف۪ى سِدْرٍ مَخْضُودٍۙ﴿٨٢﴾

وَطَلْحٍ مَنْضُودٍۙ﴿٩٢﴾

وَظِلٍّ مَمْدُودٍۙ﴿٠٣﴾

وَمَٓاءٍ مَسْكُوبٍۙ﴿١٣﴾

وَفَاكِهَةٍ كَث۪يرَةٍۙ﴿٢٣﴾

لَا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍۙ﴿٣٣﴾

وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍۜ﴿٤٣﴾

28-34. Dikensiz kirazlar, istifli (tıklım tıklım dizili) muz ağaçları, uzamış gölgede, daima (çağlayarak) akan sular ve pek çok meyveler arasında; kesilmemiş, yasaklanmamış, yükseltilmiş döşeklerdedirler.

اِنَّٓا اَنْشَاْنَاهُنَّ اِنْشَٓاءًۙ﴿٥٣﴾

فَجَعَلْنَاهُنَّ اَبْكَارًاۙ﴿٦٣﴾

عُرُبًا اَتْرَابًاۙ﴿٧٣﴾

ِلَاصْحَابِ الْيَم۪ينِۜ ۟﴿٨٣﴾

35-38. Gerçekten biz onları (cennet kadınlarını) yeniden yarattık; onları bakireler kıldık. Kocalarına düşkünler, yaşıtlar. (Bunlar) sağın sahipleri içindir.

“... Evet, Cennet bütün lezaiz-i maneviyeye medar olduğu gibi, bütün lezaiz-i cismaniyeye de medardır.” “… Ekl ve şürb ve muamele-i zevciyye; gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir, bir vazifeye gider. Fakat o vazifeye bir ücret-i muaccele olarak öyle mütenevvi leziz lezzet içlerine bırakılmıştır ki, sair lezaize tereccuh ediyor. Madem bu dâr-ı elemde, bu kadar acib ve ayrı ayrı lezzetlere medar; ekl ve nikâhtır. Elbette dâr-ı lezzet ve saadet olan Cennet’te o lezzetler; o kadar ulvî bir suret alıp ve vazife-i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyacı dahi uhrevî bir hoş iştiha suretinde ilâve ederek, Cennet’e lâyık ve ebediyete münasib, en câmi’ hayatdar bir maden-i lezzet olur.” (S., Yirmi Sekizinci Söz, s.497, 499)

ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّل۪ينَۙ﴿٩٣﴾

وَثُلَّةٌ مِنَ اْلاٰخِر۪ينَۜ﴿٠٤﴾

39, 40. Önceki(ümmet)lerden pek çok. Sonraki(ümmet) lerden de pek çok.

وَاَصْحَابُ الشِّمَالِۙ مَٓا اَصْحَابُ الشِّمَالِۜ﴿١٤﴾

41. Solun sahipleri, nedir solun sahipleri?

ف۪ى سَمُومٍ وَحَم۪يمٍۙ﴿٢٤﴾

وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍۙ﴿٣٤﴾

لَابَارِدٍ وَلَا كَر۪يمٍ﴿٤٤﴾

42-44. Sıcak rüzgarın (ateşin) ve kaynar suyun içinde, kapkara dumandan bir gölge altındadırlar; ki, ne serindir, ne de hoş!

اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُتْرَف۪ينَۚ﴿٥٤﴾

45. Çünkü onlar, bundan önce nimetle şımaranlar idiler.

وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ﴿٦٤﴾

46. Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi.

وَكَانُوا يَقُولُونَ اَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَۙ﴿٧٤﴾

اَوَ اٰبَٓاوُ۬ٔنَا الْاَوَّلُونَ﴿٨٤﴾

47, 48. “Öldüğümüz, toprak ve kemikler olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?” derlerdi.

(bk. Yâsin Sûresi 79. âyet açıklaması, s.83)

قُلْ اِنَّ الْاَوَّل۪ينَ وَاْلاٰخِر۪ينَۙ﴿٩٤﴾

لَمَجْمُوعُونَ اِلٰى م۪يقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ﴿٠٥﴾

49, 50. De ki: “Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, elbette belli bir günün belli vaktinde, mutlaka toplanacaklardır.”

ثُمَّ اِنَّكُمْ اَيُّهَا الضَّٓالُّونَ الْمُكَذِّبُونَۙ﴿١٥﴾

َلاٰكِلُونَ مِنْ شَجَرٍ مِنْ زَقُّومٍۙ﴿٢٥﴾

فَمَالِؤُ۫نَ مِنْهَا الْبُطُونَۚ﴿٣٥﴾

فَشَارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَم۪يمِۚ﴿٤٥﴾

فَشَارِبُونَ شُرْبَ الْه۪يمِۜ﴿٥٥﴾

51-55. Sonra sizler, ey sapıklar, yalanlayanlar! Zakkumdan bir ağaçtan mutlaka yiyecek, ondan karınları(nızı) dolduracaksınız. Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz. (Susuzluk hastalığına yakalanmış) susuz develerin içmesi gibi içeceksiniz.

هٰذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ الدّ۪ينِۜ﴿٦٥﴾

56. İşte bu, ceza günü onların ikramıdır!

“İkinci ve Sekizinci Sözlerde isbat edildiği gibi; iman bir manevi Cennet çekideğini taşıyor.. küfür dahi, manevî bir cehennemin tohumunu saklıyor. Nasılki küfür, Cehennem’in bir çekirdeğidir. Öyle de; Cehennem, onun bir meyvesidir. Nasıl küfür, Cehennem’e duhûlüne sebebdir; öyle de Cehennem’in vücuduna ve icadına dahi sebeptir.” (S., Yirmi Sekizinci Söz, Zeyl, s.503) “Evet, insanın cevheri büyüktür. Öyle ise, ebede namzeddir. Mahiyeti âliyedir, öyle ise cinayeti dahi azîmdir. Sair mevcudata benzemez. İntizamı da mühimdir. İntizamsız olamaz, mühmel kalamaz, abes edilmez, fena-yı mutlak ile mahkûm olamaz, adem-i sırfa kaçamaz. Ona Cehennem ağzını açmış bekliyor. Cennet ise, aguş-u nazdaranesini açmış gözlüyor.” (S., Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksad, İkinci Esas, s.525. Ayrıca bk. M., Birinci Mektup, Üçüncü Sual, s.10)

نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ۟﴿٧٥﴾

57. Biz, sizi yarattık; tasdik etmeli değil misiniz?

اَفَرَاَيْتُمْ مَاتُمْنُونَۜ﴿٨٥﴾

58. Akıttığınız meniyi gördünüz mü?

“Elbette Kadîr-i Mutlak hadsiz kudretiyle manzume-i şemsiyeyi çevirmesi ve arz sefinesini medar-ı senevîsinde gezdirmesi, bir cesedde kanı ve kandaki küreyvat-ı hamra ve beyzayı ve o küreciklerdeki zerreleri nizamlı, hikmetli çevirmesi derecesinde sühuletli ve kolaydır ki; bir insanı kâinat sisteminde hârika cihazlarıyla bir katre sudan birden zahmetsiz yaratır. Demek o ezelî ve hadsiz kudrete isnad edilse; bu kâinatın icadı, bir insanın icadı kadar sühulet peyda eder, kolay olur. Eğer ona verilmezse; birtek insanı, acib cihazları ve duygularıyla yaratmak, kâinat kadar müşkilatlı olur.” (Ş., On Beşinci Şua, İkinci Makam, İkinci Basamak, s.659)

Sayfa 115   Okuyucuda devam et

Hizb-ül Kur'an(Mealli) uygulamada, çevrimdışı

Çevrimdışı indirme, kilit ekranı kontrolleri ve arka planda kesintisiz dinleme için ücretsiz ve reklamsız 3ondokuz uygulamasını indirin.

Uygulamayı İndir