57-Hadid@سُورَةُ الْحَد۪يدِ
Hizb-ül Kur'an(Mealli) · Sayfa 118
Hizb-ül Kur'an(Mealli) kitabının "57-Hadid@سُورَةُ الْحَد۪يدِ" bölümü 118. sayfada başlar. Yukarıdaki okuyucu bu sayfadan açılır; bölümün metni aşağıda basılı nüsha görünümüyle verilmiştir. Kitabın tamamı: Hizb-ül Kur'an(Mealli).
فَلَوْلَٓا اِنْ كُنْتُمْ غَيْرَ مَد۪ين۪ينَۙ﴿٦٨﴾
تَرْجِعُونَهَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ﴿٧٨﴾
86, 87. Eğer (amellerinize göre) cezalandırılmıyorsanız, eğer doğru söylüyorsanız, onu (o canı) geri döndürmeli (değil misiniz)?
فَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّب۪ينَۙ﴿٨٨﴾
فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَع۪يمٍ﴿٩٨﴾
88, 89. Şimdi, eğer o (ölen kimse, Allah’a) yaklaştırılanlardan ise, (onun için) rahatlık, güzel koku ve Naim cenneti vardır.
وَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَم۪ينِۙ﴿٠٩﴾
فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَم۪ينِ﴿١٩﴾
90, 91. Ama eğer o, sağın sahiplerinden ise. Selam sana, sağın sahiplerinden.
وَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّب۪ينَ الضَّٓالّ۪ينَۙ﴿٢٩﴾
فَنُزُلٌ مِنْ حَم۪يمٍۙ﴿٣٩﴾
وَتَصْلِيَةُ جَح۪يمٍۙ﴿٤٩﴾
92-94. Ama eğer yalanlayanlardan, sapıklardan ise; kaynar sudan bir ikram ve Cehenneme atılma vardır.
اِنَّ هٰذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَق۪ينِۚ﴿٥٩﴾
95. Şüphesiz bu, elbette kesin bilginin gerçeğidir.
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ﴿٦٩﴾
96. Öyleyse büyük Rabbinin adını tesbih (tenzih) et.
مِنْ سُورَةُ الْحَد۪يدِ
57. HADİD SÛRESİ’NDEN
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴿١﴾
1. Göklerde ve yerde kim (ne) varsa, hepsi Allah’ı tesbih etmektedir. O, azîzdir, hakîmdir.
سَبَّحَ للهِ مافى السَّمَوَاتِ وَلاَْرْضِ وَ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ âyetindeki belâgat-ı mâneviyyeyi zevketmek istersen, kendini Nur-u Kur’andan evvel asr-ı cahiliyette, sahra-yı bedeviyette farzet ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında perde-i cümud-u tabiata sarılmış olduğu bir anda Kur’anın lisan-ı semavîsinden سَبَّحَ للهِ مافى السَّمَوَاتِ وَلاَْرْضِ veyahut: تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ gibi âyetleri işit, bak! Nasılki, o ölmüş veya yatmış olan mevcudat-ı âlem سَبَّحَ * تُسَبِّحُ sadâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar. Ve o karanlık gökyüzünde birer camid ateşpare olan yıldızlar ve yerde perişan mahlukat, تُسَبِّحُ sayhasıyla ve nuriyle; işitenin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmet-nüma ve birer nur-u hakikat-eda ve Küre-i Arz bir baş ve berr ve bahr, birer lisan ve bütün hayvanlar ve nebatlar birer kelime-i tesbih-feşan suretinde arz-ı dîdar eder.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret ve Üçüncü Şule, Birinci Ziya, s.372 ve 434. Ayrıca bk. S., On Üçüncü Söz, s.139; Ş., Yedinci Şua, Birinci Makamın On Yedinci Mertebesi, s.135)
لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ يُحْي۪ى وَيُم۪يتُۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ﴿٢﴾
2. Göklerin ve yerin mülkü, O’nundur. O, diriltir ve öldürür. O, her şeye kadirdir.
“Bu Ayet-i Kerîme’nin hakikatı böyle ihtar ediyordu ki: Van sahrasının sahifesinde misafir olan insanların eliyle yazılan ve şehir suretini alan sun’î bir mektubun, Rus istilâsı denilen dehşetli bir sel belasına düşüp silinmesi neden seni bu kadar müteessir ediyor? Asıl Mâlik-i Hakikî ve herşeyin sahibi ve Rabbi olan Nakkaş-ı Ezelî’ye bak ki; bu Van sahifesinde mektubatı, kemal-i şaşaa ile eski zamanda gördüğün vaziyeti yine devam edip yazılıyorlar. O yerler boş, harab, hâlî kalmış diye ağlamaların, Mâlik-i Hakikî’sinden gaflet ve insanları misafir tasavvur etmemekten ve mâlik tevehhüm etmek yanlışından ileri geliyor...” (L., Yirmi Altıncı Lem’a, On Üçüncü Rica, s.249)
هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُۚ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ﴿٣﴾
3. O; ilktir, sondur, görünendir (zahirdir), görünmeyendir (batındır). O, her şeyi hakkıyle bilendir.
“Hattâ her bir ağacın mebdeinde ve müntehasında ve üstünde ve içinde هُوَ الْاَوَّلُ وَاْلآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ isimlerinin işaret ettikleri dört sikke-i tevhid var...” “Elhasıl: Her bir ağacın evveli, öyle bir sandukça ve proğram.. ve âhiri, öyle bir tarifename ve nümune.. ve zahiri, öyle bir musanna’ hulle ve bir münakkaş libas.. ve bâtını, öyle bir fabrika ve tezgâhtır ki, bu dört cihet öyle birbirine bakıyorlar ve dördün mecmuundan öyle bir sikke-i a’zam, belki bir ism-i a’zam tezahür eder ki, bilbedahe bütün kâinatı idare eden bir Sâni’-i Vâhid-i Ehad’den başkası o işleri yapamaz. Ve ağaç gibi her zîhayatın evveli, âhiri, zahiri, bâtını birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdet, birer mühr-ü ehadiyet, birer tura-i vahdaniyeti taşıyor.” (Ş., İkinci Şua, Üçüncü Makam, Üçüncü Hüccet ve Alâmet, s.33, 34) “Hem arz, senevî hayatı haysiyetiyle bir ağaç olduğu ve o dört isim içinde hafîziyeti ve onunla haşir kapısına bir anahtar yaptığı gibi, aynen öyle de, dehrî ve dünya hayatı cihetiyle yine meyveleri âhiret pazarına gönderilen bir muntazam ağaçtır. Ve o dört isme öyle bir mazhar, bir âyine ve âhirete giden bir yol açar ki, genişliğini ihataya ve tâbire aklımız kâfi gelmiyor.” (Ş., On Birinci Şua, Yedinci Mes’ele, s.217)
هُوَ الَّذ۪ى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ يَعْلَمُ مَايَلِجُ فِى الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ﴿٤﴾
4. O ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş’in üzerine (istiva etti) kuruldu. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve ona çıkanı bilir. O, nerede olursanız sizinledir. Allah yaptıklarınızı hakkıyle görendir.
هُوَالَّذِى خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ yâni gökleri ve zemini altı günde yaratmak gibi geçmiş ve gaybî ve çok acib bir hâdiseyi, hazır ve göz önünde bir hâdise ile isbat etmek ve onun gibi acib bir tanzir olarak zeminin yüzünde bahar mevsiminde haşr-i a’zamın yüzbinden ziyade misallerini gösterir gibi, ikiyüz binden ziyade nebatat taifelerini ve hayvanat kabîlelerini beş-altı haftada inşa edip kemal-i intizam ve mizan ile iltibassız, noksansız, yanlışsız, beraber, birbiri içinde idare, terbiye, iaşe, temyiz ve tezyin eden...” (Ş., Yedinci Şua, İkinci Bab, Birinci Menzil, s.154)
لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ اْلاُمُورُ﴿٥﴾
5. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. İşler yalnız Allah’a döndürülür.
يُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِۜ وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ﴿٦﴾
6. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. O, göğüslerin sahibini (kalblerde olanı) bilir.
يُولِجُ الَّيْلِ فِى النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِ âyetinin sarahatiyle zemini döndürüp, gece-gündüz sahifelerini yapan ve çeviren ve yevmiye hâdisatıyla yazan değiştiren aynı zât, aynı anda, en gizli, en cüz’î olan kalblerin hatıratlarını dahi bilir ve irâdesiyle idare eder. Ve mezkur fiillerin herbiri birtek fiil olduğundan, zarurî olarak, onların fâili dahi birtek vâhid ve kadir olan fâil-i zülcelallerinin, bedahetle öyle bir kibriya ve azameti var ki: Hiçbir yerde, hiçbir şeyde, hiçbir cihetle, hiçbir şirkin hiçbir imkânını, hiçbir ihtimalini bırakmıyor, köküyle kesiyor.” (Ş., Yedinci Şua, İkinci Bab, Birinci Menzil, s.154. Ayrıca bk. Ş., On Birinci Şua, Onuncu Mes’ele, s.248; M., Yirmi Dokuzuncu Mektub, Birinci Kısım, Dördüncü Nükte, s.391)
اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَف۪ينَ ف۪يهِۜ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَاَنْفَقُوا لَهُمْ اَجْرٌ كَب۪يرٌ﴿٧﴾
7. Allah’a ve Peygamberine iman edin ve size vekalet verilen şeylerden harcayın. Sizden iman edip de (Allah rızası için) harcayanlara büyük bir mükafat vardır.
وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۚ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ اَخَذَ م۪يثَاقَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ﴿٨﴾
8. Size ne oluyor da iman etmiyorsunuz; Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet ediyor. Oysa sizden gerçekten sözünüzü almıştı, eğer müminler iseniz.
هُوَ الَّذ۪ى يُنَزِّلُ عَلٰى عَبْدِه۪ٓ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَاِنَّ اللّٰهَ بِكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ﴿٩﴾
9. O ki, sizi karanlıklardan aydınlığı çıkarması için, kuluna apaçık ayetler indiriyor. Şüphesiz Allah, size elbette çok şefkatli, çok merhametlidir.
اِعْلَمُٓوا اَنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَز۪ينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِى الْاَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِۜ كَمَثَلِ غَيْثٍ اَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَه۪يجُ فَتَرٰيهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًاۜ وَفِى اْلاٰخِرَةِ عَذَابٌ شَد۪يدٌۙ وَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٌۜ وَمَاالْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ﴿٠٢﴾
20. Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, aranızda övünme ve mallarda ve çocuklarda çokluk yarışıdır. (Bunlar) bitkisi çiftçinin hoşuna giden bir yağmur misali gibidir. Sonra o bitki kurur, onu sararmış görürsün. Sonra da bir kırıntı olur. Ahirette (dünyayı tercih edenler için) çetin bir azap var ve (dünyayı tercih etmeyenler için) de Allah’tan bir bağış ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı ancak aldanma metaıdır.
“İ’lem Eyyühel-Aziz! Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû’ etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekaratı uyandırmadan uyan!” (MN., Habbe, s.130) “Bu dünya ebedi kalmak için yaratılmış bir menzil değildir. Ancak Cenab-ı Hakk’ın ebedî ve sermedî olan ‘Dâr-üs selâm’ menziline davetlisi olan mahlukatın içtimaları için bir han ve bir bekleme salonudur. Bu dünya menzilinde görünen leziz şeyler, lezzet ve zevk için değildir. Çünki visallerinin lezzeti firaklarının elemine mukabil gelmez.” (MN., Lasiyyemalar, s.44)
سَابِقُٓوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۙ اُعِدَّتْ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ﴿١٢﴾
21. Rabbinizden bir mağfirete ve eni, göğün ve yerin eni gibi geniş olan ve Allah’a ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanan cennete koşuşun. İşte bu, Allah’ın lütfudur; onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.
مَٓا اَصَابَ مِنْ مُص۪يبَةٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا ف۪ٓى اَنْفُسِكُمْ اِلَّا ف۪ى كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَبْرَاَهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌۚ﴿٢٢﴾
22. Yeryüzünde (vuku bulan) ve kendi nefislerinizde başınıza gelen herhangi bir musibet, mutlaka onu yaratmamızdan önce bir kitaptadır. Şüphesiz bu, Allah’a pek kolaydır.
“İ’lem Eyyühel-Aziz! Merâyı tecâvüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı taşlara musab olan bir koyun, lisan-ı haliyle: ‘Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyade faidemizi düşünür. Madem onun rızası yoktur, dönelim.’ diye kendisi döner, sürü de döner. Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsi ve dâll değilsin. Kaderden sana atılan bir musibet taşına maruz kaldığın zaman, إِنَّاللهِ وَإِنَّا إلَيْهِ رَاجِعُونَ söyle ve Merci-i Hakikî’ye dön, imana gel, mükedder olma. O seni senden daha ziyade düşünür.” (MN., Habbe, s.120) “Amma, vücudundan evvel herşey mukadder ve yazılı olduğuna delil, bütün mebadi ve çekirdekler ve mekadîr ve suretler, birer şahiddir. Zira herbir tohum ve çekirdekler, ‘Kâf-Nun’ tezgâhından çıkan birer latif sandukçadır ki, kaderle tersim edilen bir fihristecik, ona tevdi edilmiştir ki; kudret, o kaderin hendesesine göre zerratı istihdam edip, o tohumcuklar üstünde koca mu’cizat-ı kudreti bina ediyor. Demek bütün ağacın başına gelecek; bütün vâkıatı ile çekirdeğinde yazılı hükmündedir. Zira tohumlar maddeten basittiri birbirinin aynıdır, maddeten bir şey yoktur.” “Medem en basit ve en aşağı derece-i hayat olan nebatat hayatı, bu derece kaderin nizamına tâbi’dir. Elbette en yüksek derece-i hayat olan hayat-ı insaniye, bütün teferruatıyla kaderin mikyasıyla çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor. Evet nasıl katreler, buluttan haber verir; reşhalar, su menbaını gösterir; senedler, cüzdanlar, bir defter-i kebirin vücuduna işaret ederler. Öyle de: Şu meşhudumuz olan, zîhayatlardaki intizam-ı maddî olan bedihî kader ve intizam-ı manevî ve hayatı olan nazarî kaderin reşhaları, katreleri, senedleri, cüzdanları hükmünde olan meyveler, nutfeler, tohumlar, çekirdekler, suretler, şekiller; bilbedahe ‘Kitab-ı Mübin’ denilen irade ve evamir-i tekviniyenin defterini ve ‘İmam-ı Mübin’ denilen ilm-i İlahînin bir divanı olan Levh-i Mahfuz’u gösterir.” (S., Yirmi Altıncı Söz, Üçüncü Mebhas, s.469 ve 470)
Hizb-ül Kur'an(Mealli) uygulamada, çevrimdışı
Çevrimdışı indirme, kilit ekranı kontrolleri ve arka planda kesintisiz dinleme için ücretsiz ve reklamsız 3ondokuz uygulamasını indirin.
Uygulamayı İndir